Skip to main content

Bir kenti koşarak gezmek: Başkent Cezayir 2

Tam boyutlu görseli göster Başkent Cezayir’i gezmeye devam edeceğim derken, bunu koşarak, kan ter içerisinde kalarak yapacağımı düşünmemiştim. Uluslararası Alger Maratonunun 2 nci organizasyonuna katılma olasılığım doğduğunda, koşuya bir aydan daha az bir süre kalmıştı. Kardeş Cezayir’e gelişimin ertesinde, Türkiye’de gün aşırı yaptığım koşuları yoğunlaştırıp her gün yapmaya başladım.

 

 

 

 

 

Ancak bizimkisinden çok farklı olmayan bu yeni coğrafyaya ve iklime alışmam kısa sürse de, bir türlü antrenman saatlerini düzene sokmayı başaramadım. Koştuğum arazi, Cezayir ordusunun akşamları pusu attığı 140 metre rakkımlı Sidi Bouzid ormanının hemen kıyısındaki, sert kil topraktan üç kilometrelik yokuşlu inişli, çam kokulu bir güzergah.

Çok kötü bir beslenme ve hazırlık döneminden sonra, Dely Brahim (Deli İbrahim) semtindeki Bois des Cars parkında kurulan standtan internet üzerinden gerçekleştirdiğim kaydı kesinleştirip katılım belgelerimi aldım. Çip yerine sarı renkli bir karton verdiler. 11 km, 20 km ve maraton kategorilerinden 20 km’yi seçtim. Görevliler yarışa katılan ilk Türk olduğumu söylediler.

Yarışma sabahı 08:30’da çıkış için 07:00’de olimpik kompleksin önünde hazır olmamız gerektiğini söylediklerinde herhalde güvenlikle ilgili işlemler olacak diye düşünüp 07:30’da istenen yerde hazır bulundum. Katılımcıların büyük çoğunluğunu oluşturan gençler organizasyon için dağıtılan XXL tişortları büyüklüğüne, bolluğuna aldırmadan bir örnek üstlerine giymişlerdi. Yaklaşık 1500 katılımcının arasında Japon, Fransız, Alman, Amerikalı ve İngilizler de vardı.

Yanlış anlamadan oluşan bir hatalı çıkışın ardından, güle oynaya kahkahalarla 08:35’te çıkış verildi. Diğer katılımcılar gibi ben de hızlı çıkış yaptım ve başkent sokaklarındaki kovalamacamız başladı. Olimpik stadın Dely Brahim döner kavşağından dönüp, ana yoldan Ben Aknoun’a yöneldik. Bizim Pazarlarımızla eşdeğer Cuma günü başkentliler henüz evlerinden çıkmamışlardı ama yine de yolda olan küçük kalabalıklar bizleri coşkuyla alkışlayıp selamladı. Hafif rampayla ulaştığımız El Biar’ı aştıktan sonra, yamaç aşağı dolanan Bougara caddesinden  inmeye başlayınca rahatladım. Yirmi yaşlarında bir Cezayirli gençle yan yana koşmaya başladık. Hatta su istasyonlarına girdikten sonra bana iki kere su şişesini verdi.

Yüksek tempoda koşarken dönemeçlerde en kısa noktadan kestirme yaptığımızda aniden karşımıza çıkan ağaç ya da lehvalara çarpmamak için çok çaba harcadık. Parklar bahçeler, Türkiye Büyükelçiliğine giden ara sokak, polisler, jandarmalar, palmiye ağaçları, alkışlar, polislerin bakışları hızla kayıyordu... Sırtımdaki Türk bayrağını görenler ‘Türki’ diye peşimden bağırdılar.

 Mavi beyaz evlerin iki yanımdan akıp geçtiği Didouche Mourad’tan itibaren inişimiz son buldu ve Büyük Postanenin önünde hazırlanan biniş noktasına yakın bir yerde yaklaşık beş kilometre birlikte koştuğumuz arkadaşımdan ayrıldım. Meğersem genç dostum 11 km koşuyormuş. Demek ki buraya kadar gereğinden de hızlı bir tempoda gelmişim...

Geriye maraton ve yarı maratoncular kalınca elli metre önümdeki gençten başka pek kimse olmadığını gördüm ve bunun da etkisiyle sıcak, rutubet ve hızlı temponun yorgunluğu birleşince  hızım oldukça düştü. Alger limanı sağımda, gözüm Deniz Kuvvetleri karargahı l’Amirauté’de boş caddelerden yalnız başıma ter ve su içinde ıpıslak geçtim. Önümdeki gençle aradaki mesafeyi başta biraz kapatmayı başarsam da sonradan aramız yeniden açıldı.

Babel Oued’den dönüş yapıp Casbah ve Keçiova Camiinin önünden Bab Azoun’a oradan da yeniden postaneye doğru yöneldik. Son kısımda tempomu çok da düşürmeden koşmaya devam ettim ama yorgunluktan ve ıslanan gözlerimden çevremi göremez oldum. Elli metrelik bir tünelden geçerek postaneye ulaşan son düzlükte dişimi sıktım. Polisler, izlemeye gelen halk koşanları alkışlıyor ve cesaret veriyordu.

Göğsüme iğnelediğim sarı kartonu son düzlükte çıkarıp elime aldım ve bitiş noktasında görevlilere verdim: 32 nci olmuşum! Deplasmanda ve hazırlıksız olarak koştuğum ilk yarı maratonumu kolumdaki saatten 1:30 civarında koştuğumu anladım.

Kafası fesli zurnacı ve davulculardan oluşan çalgıcılar, bitiş noktasında ortamı neşelendiriyordu. Bir ara koşuya katılan spastik çocuklar da dans etmeye başlayınca ilginç bir kalabalık oluşuverdi. Ben bu arada sızlayan ayağıma bakmak için ilk yardım çadırına girip, ayakkabımı çıkararak sedyeye uzandım. Hemşire filan beklerken tepemde izbandut gibi iki itfayecinin dikildiğini görünce ayağımda patlamış nasırı ve düşmek üzere olan tırnağımı unutup teşekkür ederek ve sekerek olay yerinden uzaklaşıyorum.

***

Daha önceki yazıdan sarkan ve Başkent Cezayir’de gezilmesi gereken diğer yerleri sayarken, bir çeşit kent arboretumu olan ‘Jardin d’Essais’ (deneme ormanı)’yle söze başlayalım. Hama semtinde Ulusal Kütüphane binasının yanında yer alan bu parka giriş için 60 Dinar ödememiz gerekti. Park Pazar günleri ziyaretçilere kapalı ve 10:00’dan itibaren gezilebiliyor.  

Bu tarihi arboretum, 1832 yılında işgalci Fransa'nın genel valisi General Avisard tarafından, Cezayir’de üretilebilecek tarımsal ürünleri belirleyebilmek amacıyla, ıslah edilen 22 hektarlık bataklık arazi üzerinde kurulmuş. Parkın içinde ayrıca küçük bir hayvanat bahçesi bulunuyor.  Deneme ormanının batısında İngiliz bahçesi adı verilen su dolu bir hendekle çevrilerek ada haline dönüştürülmüş bir toprak parçası varr. Suyun içinde ördekler ve çok iri kırmızı balıklar dolanıyor. Parkta toplam 8214 türden oluşan, çok ilginç egzotik bitkiler, ağaçlar ve çiçekler yer alıyor. Bunlar arasında zeytin, şeker kamışı, Arap Yasemini, akasya, cilalı palmiye (Ceroxylon Andicola) Cilalı ağaç (Rhus Vernifera), Sakızlı incir (Ficus elastica), safran, çay, kahve Quinquina gibi ağaç ve bitkileri sayabiliriz. 1950'li yıllardaki ilk Tarzan filmi bu parkta çekilmiş. 

Parkın içerisinde yol alıp, binbir çeşit bitkinin kokusunu içime çektikçe binlerce kilometre uzakta bir akraba evinin avlusuna adım atmış gibi oluyorum.

Val D’Hydra’da bulunan Ain-Zebudia su kemeri Enerji Bakanlığı binasının arkasında, Şabani rezidansının yüksek binaları, Osmanlı döneminde başkenti besleyen dört ana su kemerinden birinin kalıntılarını gizlemektedir. 12 kilometrelik bu su kemeri, Dely İbrahim’deki kaynaklardan aldığı suyu Casbah mahallesindeki çeşmelere ulaştırıyordu.

Sacré Coeur Katedrali, 114 Didouche Mourad caddesinde bulunan ve 60’lı yıllardan kalma bu modern yapı, İsa’nın çadırını temsilen yapılmış ancak fütürist çan kulesi çadırdan çok bir termik santral bacasını andırmakta. Yapı içerisinde Chlef kentinden getirilen vitray ve mozaikler dikkat çekiyor.

Clos Salembier Mezarlığı, sömürge döneminin en büyük mezarlıklarından biri ve sömürgecilere ait birçok buruk hatıra barındırmaktadır.

Başkent Cezayir dışında, batıdan doğuya tüm Akdeniz sahil şeridi boyunca birçok tarihi eser yer alıyor. Cezayir'in dünyada en çok Roma kalıntısı olan ülke olduğu söylenmektedir. Sahil şeridinin yanısıra Atlas dağlarının gerisinde, sahara çölünün derinliklerinde palmiye ağaçlarına gizlenmiş birçok vaha yer almaktadır. Cezayir ülke olarak turizme çok elverişli bir ülke, ancak yakın geçmişte yaklaşık yüz bin kişinin ölümüne yol açan iç savaş, yabancı ve yerli yatırımcıların şimdilik çekingen davranmasına yol açıyor. Tarım arazileri, yerleşim yerleri dışında kıyı şeridi boyunca denize dayanmış ve çoğu yerde turistik tesis bulunmuyor. Türkiye'de halka kapalı sermayenin işgali altındaki kıyıların hâlini hatırladıkça, iyi ki de öyle olmuş demekten kendimi alamıyorum.