Osman Soysal tarafından tarihinde yazıldı. Kategori: Gezi Notları.
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın yakın geçmişini görmezden gelme alışkanlığı, sadece bizim millete özel bir durum değil anlaşılan. Bu kusurumuzu, ‘hafızayı beşer’ ile başlayan cümlelerle unutma alışkanlığı diyerek hafifletmeye çalışmak biraz saflık olur.
Sevgili yurdumda kimi çevrelerin 12 Eylül karabasınında verdikleri teslimiyetçi, mülteci sınavdan dolayı, otuz yıl öncesini bir türlü anımsanmayan, hatta yaşandığı bile şüpheli olan uzak bir ‘taş devri’ne dönüştürme azmi bunun en güzel örneği değil mi? Özel yaşamımızda da böyle değil mi? İnsan anımsamak istemediğini unutur; işimize böyle geldiği için yani... Halbuki yakın geçmişi yok sayarak bugün nasıl ayakta kalabilir, ‘geleceği inşa’ iddiamızı nasıl inandırıcı kılabiliriz?
Cezayir halkı,Ulusal Halk Ordusunu kontrol eden hükümetle diğer islami grupların 1991 yılından itibaren çatışmaya başladığı ‘yeni Cezayir Savaşı'nı unutmamaya çabalasa da, genç kuşaklar bu çok yakın geçmişte yaşananları görmezlikten gelebilyor. Polis ve jandarmanın ellerinde oyuncak uzaktan kumanda cihazlarına benzer bomba tespit aletlerini (bunların hangi maddeye karşı duyarlı oldukları hatta gerçekte çalışıp çalışmadıkları şüpheli gerçi) arabalara yönelttiği, uzun araç kuyrukları oluşturan (yerlilerin baraj diye adlandırdıkları) arama noktaları, yakın geçmişte ısınan havanın henüz tamamen dağılmadığının göstergesi.
Zaten son iki aydır haberleri dikkatle izleyince, bu mücadelenin hükümetin de çabasıyla, ‘sessizce’ devam ettiğini görmemek mümkün değil. 30 Haziran sabahı saat 05:30’da, Mali sınırına yakın bir noktada, Tamanraset’in güneyinde yer alan Tinzuatin’de Cezayir ordusuna bağlı birlikler İslami Mağrib El Kaide (AQMI) örgütü üyelerince pusuya düşürülüyor: 11 jandarma ölü ve birçok yaralı.
Bundan bir gün önce, bir El Kaide yöneticisi, Moritanya sınırında Cezayir güvenlik güçlerince öldürülmüştü.
19 Haziran’da, başkent Cezayir’in 200 kilometre güneydoğusunda bulunan Burc Bu Areridj’te,islami gruplarca son on ayda gerçekleştirilen en ağır saldırıda 18 jandarma öldürüldü. Jandarmalar Cezayir’i doğudan batıya geçen otoban projesinin, başkent Cezayir-Burc Bu Areridj bölümünün yapımını üstlenen CITIC/CRCC firmasında çalışan Çinli işçilere eskortluk görevini üstleniyorlardı. Konvoy önce bomba patlatılarak durduruldu sonra da tarandı. Saldırganlar kaçmayı başardı.
2 Haziran’da, sekiz polis ve iki öğretmen, Boumerdes yakınlarında (başkentin 50 km doğusunda), Timezrit’te düzenlenen bombalı saldırıda öldürüldüler. 26 Mayıs’ta başkentin 425 km güneydoğusundaki Biskra yakınlarında düzenlenen pusuda dokuz asker öldü.
Öte yandan güvenlik güçleri de Kabili ve ülkenin doğusundaki dağlara sığınan islami gruplara önemli kayıplar verdirdi. 12 Haziran’da Konstantin (başkentin 430 km doğusunda) bölgesinde beş silahlı islami grup üyesi öldürüldü ve çeşitli bölgelerde birçok AQMI yöneticisi yakalandı.
Peki 1991’de ateşlenen bu iç savaşı hangi siyasal süreçler tetikledi?
Herkesin bildiğinin tersine, Cezayir’deki köktendinci terör olgusu FIS’in seçimi kazanmasından ve askeri darbeden daha önce başladı. 27 Kasım 1991 tarihinde Cezayir Ordusuna bağlı askerler, ülkenin guney-doğusunda yer alan Guemmar’da, üyeleri Afganistan’da eğitim görmüş bir köktendinci grubun üyelerince katledildi. Bu ilk saldırı, ülke içinde, iktidarı ele geçirip, dine dayalı bir devlet oluşturmayı hedefleyen, eğitimli ve örgütlü silahlı yapıların var olduğunu gösterdi. Saldırıyı düzenleyen örgüt Silahlı İslami Hareket MIA idi. 1981’de Mustafa Buyali önderliğinde kurulan bu yapı, ideolojik ve siyasal anlamda, FIS’in önde gelen kurucu ve yöneticileri olan, Abassi MADANİ ve Ali BENHADCİ tarafından kaleme alınmış, ve köktendinci gruplar için 22 maddeden oluşan emirlerin yer aldığı ‘Cezayir’de Cihad’ isimli bir belgeden esinleniyordu.
Aralık 1991’de, FIS (İslami Selamet Cephesi)’in açık arayla kazandığı seçimin ilk tur sonuçları açıklandıktan sonra hükümet seçimi iptal etti. Başkan Şadli Bencedid istifaya zorlandı ve sürgündeki Mohammed Budiaf geri çağrılarak ülkenin yeni başkanı olarak atandı. Otuz bine yakın FIS üyesi tutuklandı ve birçoğu sahara çölündeki toplama kamplarına gönderildi. Bu kampların bir kısmı yakın geçmişte Fransa’nın nükleer deneme yaptığı radyoaktif kalıntıların bulunduğu bölgelerde kuruldu. Sakalı olan vatandaşlar FIS taraftarı olarak tutuklanma kaygısıyla sokağa çıkmaya korkuyorlardı. 4 Mart’ta FIS’in yasaklanması ve binlerce üyesinin tutuklanması sonucunda, kısa sürede değişik islami gerilla grupları ortaya çıktı ve Cezayir hükümeti ve destekçilerine karşı savaş açtılar. Bu grupların başlıcaları, dağlarda üstlenen Silahlı İslami Hareket (MIA) ve kent gerilla savaşı yürüten Silahlı İslami Grup (GIA) idi.
GIA’nın kuruluş amacı ilk kurulan MIA örgütünü yeniden canlandırmak ve etkinlik alanını ulusal sınırların genelinde yaygınlaştırmaktı. Askeri komutanlık (emirlik) kurumunun yönetimi altında, Meclis ve Şura gibi siyasal yapılar, Katibe ve Şeria adında askeri birimler bulunuyordu.
1994 yılında hükümetle FIS yöneticileri arasında pazarlık görüşmeleri sürerken, ve GIA, FIS ve partizanlarına karşı savaş ilan ederken, MIA ve diğer farklı küçük gruplar, FIS’e bağlı İslami Selamet Ordusunu (AIS) oluşturmak üzere bir araya geldiler.
MIA 1987 yılında ordu tarafından öldürülen Mustafa Buvali tarafından kurulan etkinliğini yitirmiş bir hareket idi.Oysa 1991’de yeraltında örgütlenen yeni MIA’ya Cezayir Ordusunun gizli servisi DRS’in (Güvenlik ve İstihbarat Birimi)ajanları sızmıştı. DRS bu örgütün hizmetine arabalar verdi, kimi bildirilerini kendisi basıp dağıttı, kamuoyunca tanınmış entellektüel kişilerden oluşan bir kara listenin oluşturulmasını sağladı. 10 Mart 1994 tarihinde, özellikle islamcılardan oluşan 1000’e yakın mahkum Tazult hapishanesinden firar ettiler. Bu firar gerilla için bir başarı olarak sunulsa da, sonraları bu firarın GIA içine ajan sızdırmak için fırsat yaratmak üzere organize edildiği ortaya çıktı.
1995 yılında, anlaşma çabaları başarısız kaldı ve GIA ile AIS arasındaki çatışmalar yoğunlaştı. Ordunun desteklediği General Liamin Zerual’ın kazandığı şaibeli bir yeni seçim dünlendi. İzleyen yıllarda GIA özellikle 1997 yılında orduya yakın yeni bir partinin (RND, Ulusal Demokratik Birlik) birinci olduğu parlamento seçimleri sırasında doruğa ulaşan köylüleri katliam politikası izlemeye başladı. İki tarafla savaşmak zorunda kalan AIS 1997’de hükümetle ateşkes imzaladı.
1999 yılında, yeni cumhurbaşkanı Abdelaziz Bouteflika’nın seçilmesiyle birlikte, hayatın normale dönüşünü hızlandıran yeni bir af yasası çıkarıldı. Pişmanlık getiren örgüt üyelerine normal yaşama dönmeleri için devlet tarafından birçok kolaylık sağlandı. Şiddet olayları hızla azaldı ve 2002 yılında GIA’dan geriye hemen hemen hiçbir iz kalmadı.
Bu arada GIA’dan ayrılan, özellikle Kabili bölgesinde konumlanan ve katliamları benimsemeyenlerden oluşan 1998’da kurulmuş bir grup, Mücadele ve Vaaz için Salafiler Grubu (GSPC) kurdu. Bu grup özellikle polis ve orduyu hedef alarak af yasasını reddetti ve iktidara karşı mücadelesini sürdürdü. Bugün güç yitirmiş olsa dahi görünürde eylemlerini sürdüren tek gruptur. Öte yandan, bu grup 2006 yılında El Kaide ile birleşti ve İslami Mağrip El Kaidesi (AQMI) adını aldı...
İç savaş boyunca, dine yaklaşımları farklı olan doktorlar, çiftçiler, köylüler, din adamları idareciler, sanatçılar, gazeteciler, çocuklar, artık çalışmamaları istenen ama çalışmaya devam eden kadınlar öldürüldü.Teröristler aynı şekilde yabancıları, İslam dininden olmayan erkek ve kadınları, katolikleri, protestanları da hedef aldı.
Terör yılları boyunca fabrikalar, demiryolu şebekesi, okullar, kültür merkezleri sistematik olarak yıkıldı veya yakıldı ve yaklaşık 20 milyar dolarlık zarara yol açıldı. Bu sayıya, 120’ye yakın yabancının öldürülmesinden ürkerek ülke dışına kaçan yabancı sermayeden oluşan kayıplar dahil değildir.
Ülke içinde silahlı mücadele yürüten gruplara yurtdışından, Londra, Paris, Berlin, Roma, Madrid, Cenevre ve Brüksel gibi Avrupa başkentlerinden büyük oranda para ve silah yardımı yapılmaktaydı.
Silahlı mücadele ya da 'terör' denince, tabii önce güç aldığı iç dinamikleri ve onu yaratan gerçekleri, beslendiği adaletsizlikleri ve nedenlerini irdeledikten sonra, ‘şeytan’ ABD’nin söz konusu bölgedeki faaliyetlerini, hedef ülkedeki iktidar değişimleriyle birlikte de incelemekte yarar olabiliyor genelde. Bu arada Cezayir'in dünyanın yedinci petrol üreticisi olduğunu ve kaynaklarının büyük bir çoğunluğunu henüz devreye sokmadığı gerçeğini de tahlillerimizde göz ardı etmememiz gerekir.
1962’de kanla canla kazanılan bağımsızlık sonrasında, yurtsever bileşenler arasındaki komünist ve devrimci güçleri tasfiye ettikten sonra iktidarı ele geçiren Ahmet Ben Bella'nın kendine özgü üçüncü dünyacı, bağlantısız bir sosyalizm denilebilecek yönetimi sırasında, sosyalist, arap ve afrikalı ülkelerle dostluk ilişkileri pekiştirilirken, arka planda Fransa’ya ayrıcalıklar tanımaktan kaçınılmadı. Fransızlar kendilerine tanınan kolaylıkla Sahara çölündeki B2-Namus üssünde dört atmosferik ve on üç yeraltı nükleer deneme yaptılar ve Cezayir petrollerinin %90’nın işletmesi Fransız Total firmasına verildi. ABD’ye ilk resmi ziyareti gerçekleştiren Ben Bella, John Fitzgerald Kennedy tarafından oldukça sıcak karşılandı.
1966’da iktidarı darbeyle ele geçiren yoldaşı Huari Bumediyen izlediği ulusalcı siyasetle gaz ve petrol kaynaklarını ulusallaştırdı. Bu hareket Libya’da Kaddafi’yi de cesaretlendirdi ve ulusal kaynaklar özelleştirildi. Bu günler, ağabeylerimiz özel okullarda geleceklerini oluştururken, çocukluğumuzu tüp kuyruklarında geçirdiğimiz, deniz manzaraları apartmanlarda elektrik ocakları etrafında buluştuğumuz günler demek olan, 1973 yılındaki petrol krizini tetikleyen olaylar olmuştur bunlar.
Şadli Bincedid dönemine kadar Cezayir, sosyalist devlet aygıtlarını örnek alan, üçüncü dünyacı ve korunmacı bir devlet olmuştur. 1979 – 1992 yılları arasındaki Bencedid iktidarı döneminde liberal bir politika izlendi. Cezayir 1981’de Tahran’da Amerikalı rehinelerin serbest bırakılması konusunda olduğu gibi birçok krizde arabuluculuk yaptı.
Buteflika’nın 1999 yılında iktidara geldiği ilk dönemlerde başlayan, 11 Eylül sonrası şer ekseni karşısında müttefiklik temeli çerçevesinde daha da yoğun yaşanan ve 2005 yılı sonuna kadar süren balayı çok uzun sürmedi. O dönemde, başta Buteflika ve generaller (Ocak’çılar) ortak hareket ediyor ve Amerikalılarla daha yakın bir işbirliği ve yakınlaşma için çaba sarfediyorlardı.
Buteflika’nın hastalığı ile başlayan ikinci dönemde, Ocak 2006’dan beri, Amerikalılara karşı tavır değişmeye başladı. Başkan hastanede yatarken Cezayir’e gelen Rumsfeld ve Amerikalılar yanlış analiz yaparak Buteflika’nın işinin bittiğini düşünerek doğruden orduyla temas kurmaya giriştiler. Amaç zengin gaz ve petrol yataklarının bulunduğu Sahara’da ‘terörizme karşı’ askeri üs oluşturmaktı.
Başkanın bir aralar ABD ile işbirliğini çok da istemediği anlaşıldı. Yardımların bir kısmı reddedildi, petrol ve gaz şirketlerine tanınan olağanüstü ayrıcalıklar sorgulanmaya başlandı ve anlaşmalar sınırlandı ve Cezayir’de terörizmin yeniden canlanmasında oynadıkları rolü kınayan açıklamalar tekrarlandı. Generaller bu yeni yönelimden hoşnut değildirler; ABD ile ilişkileri sürdürme ve hatta daha da derinleştirmekten yanadırlar.
Bütün bunlar yaşanmış olmasına karşın bugün her fırsatta ABD ile birlikte terörizme karşı işbirliğinden söz edilmektedir. Yönetim ABD çıkarlarını ulusal alanda sonuna kadar savunacak yasal ve yönetsel ortamı yaratmaktadır. Ülkenin orta kesiminde petrol rezervlerinin büyük bir bölümünün yer aldığı, Sahara çölünün teksası Hassi Messaoud'ta Amerikan şirketleri (Exxon Mobil Chevron) güvenlik içerisinde cirit atmaktadır (nedense El-Kaide buraları hedef almamaktadır). Amerikan Petrol şirketlerinde hissesi bulunan Dick CHENEY'in bölgeye sık sık gayriresmi ziyaretler gerçekleştirdiği rivayet ediliyor.
Bugün Cezayir'de silahlı grupların etkinliklerini kısaca değerlendirirsek, öncelikle eylemci grupların cephe gerisinin ve silah deposunun Sahra Çölü olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Sahra çölü aynı zamanda uyuşturucu ve silah kaçakçılarının da merkezi durumunda. Sahra'dan Cezayir'in kuzeyine açılan kapılar ikiyeye ayrılabilir: Merkez ve batı kesimi (El-Bayad-Djelfa-Msila) ve Kuzey-doğu kesimi (ElUed-Biskra-Umbuaghi-Tebessa). Birinci eksenden merkez ve özellikle Kabili bölgesi ve ikinci eksenden ise ülkenin kuzey-doğusundaki kırsal bölgeler destekleniyor. Geçen Haziran ayında, El Ued'de, silah ve özellikle Tunus'tan getirilen amonyum nitrat gibi patlayıcı maddelerin nakliyesinde uzmanlaşmış develerden yararlanan bir lojistik timi yakalandı.
Silahlı grupların genel kurmayı Kabili bölgesinde bulunuyor. Hareketin öncüsü olan bölge, özellikle başkenti hedef alan eylemcilerin merkezi ve çıkış noktası konumunda. Bu bölgede en etkili gruplardan biri olan El Ansar Katibatı (gruplar birbirinden bağımsız olan ve emirler tarafından yönetilen Katibat'lar halinde örgütlenmiş durumda) bulunuyor. Bu grup adam öldürme, adam kaçırma, polis merkezleri ve kontrol noktalarını hedef alan saldırılar konusunda uzmanlaşmış durumda. Ordunun yoğunlaşan baskısı ve mücadelesi karşısında bu gruplar, Nisan 2009 tarihinden beri yeni bir strateji uygulamaya başladılar. Silahlı birlikler arasındaki iletişim ağı ortadan kaldırılarak herbiri birbirinden idari ve ekonomik anlamda bağımsız hâle getirildi. Silahlı unsurlar kitleler içerisinde daha iyi gizlenebilmek için kırdan çok büyük şehirlerde, kalabalık yerleşimlerde konuşlanmaya başladılar. Öte yandan merkezi yapılanmadan arındırılarak her bir silahlı grup kendi finansmanını sağlar duruma getirildi. Saldırılarda ve hedef belirlenmesinde de gruplar serbest bırakılarak bu konuda merkezi hareket tarzının yaratacağı sakıncalardan uzaklaşmak hedeflendi.
Silahlı gruplar özellikle yaz aylarında saldırılarını arttırıyorlar, çünkü güvenlik güçleri önlemlerini yazın daha çok kıyı kesiminin ve plajların yer aldığı kuzey bölgelerinde yoğunlaştırıyorlar.
Güney bölgesi olmadan kuzeyin kırsalında silahlı mücadelenin yürütülmesi olanaksızdır. Tersi de keza aynı. Birçok ülkenin sınırının bulunduğu Sahara Bölgesinin yanı sıra, Cezayir'de, Mali'de, Nijer'de ve Moritanya'da silahlı grupların eğitim kampları bulunmaktadır. Buralarda Sahra Bölgesi halklarının yanı sıra Somali, Yemen ve Çad gibi diğer ülkelerdeki cihad gruplarından da çeşitli unsurlar eğitim almaktadırlar.
Sistem daha önce örneklerini çok kez gördüğümüz gibi bir TERÖR öcüsü yaratmış ve bu canavarın karşı seçeneği olarak da tüm yolsuzlukları ve sakatlıklarıyla kabul edilmek zorunda kalınacak mevcut yönetimi koymuştur. Tıpkı bizde 12 Eylül faşist cuntası ile birlikte Özal'ın Pazar Ekonomisine geçiş adıyla başlayan neo liberal atılımın (tekelci burjuvazinin uluslararası sermayeyle bütünleşmesi süreci) 12 Eylül öncesi 'anarşi' ortamıyla önceden hazırlanması gibi.
Cezayir ve Türkiye gerçekten de birbirinin benzeri zaafları olan iki kardeş ülke. Ulusalcılarca ordunun jeopolitik konum masalıyla farklı bir işlev üstlendiğinin iddia edildiği ülkemizde, 28 Şubat’ta eldivenli ellerin tuttuğu sihirli çubukla, daha önce bizzat devletin ve ordunun desteğiyle (12 Mart, 12 Eylül cuntaları döneminde) palazlanan ve siyasal altyapısını halk içinde bire bir örgütlenerek geliştiren, yurtdışından da destek gören cemaat ve tarikatlarla güçlenen islamcı hareketi bir çırpıda sindireceğini sananlar, Cezayir örneğini daha yakından izlemelidir. Hatta Cezayir’de şimdilik harekatlarını başarıyla tamamlamış görünen çok yıldızlı üniformalıların da, düzenlerinin bekası için ara sıra sıklıkla Türkiye’ye de bakmalarında yarar olabilir...
(Bilgiler yerel basından ve internette yer alan kaynaklardan derlenmiştir)