Şamlar Bendi ve Yarımburgaz Mağarası
Atatürk Kitaplığının önünden kalkan otobüsle, yakın zamandan kalma anılarla Gazi Mahallesinin içerisinden geçerek Esentepe’yi de dolandıktan sonra önce Cebeci’ye vardık. Burası, bundan yaklaşık dört yıl kadar önce Alibeyköy baraj gölü üzerinde bulunan Osmanlı’dan (hatta Bizans’tan) kalan muhteşem su kemerlerinden Mağlova kemerini gezdikten sonra, hemen arkadaki vadiden şirin Habipler Köyüne varıp, ardından da halen yasadışı bir şekilde su havzasına atık suyunu boşaltmakta olan taş ocakları ve beton santrallerinin içinden geçerek vardığımız mahalledir. Cebeci aynı zamanda yoksul kent halkına sağlıklı ve yarı fiyatına ekmekler sunarak ‘soluk aldıran’ büyük halk ekmek fabrikasının da bulunduğu mahalledir.
Cebeci’den kalkmak üzere olan Kayabaşı Köyü otobüsüne ucu ucuna yetiştik. Şamlar Ormanının kıyısından giden yol boyunca Kartaltepe ve Fenertepe Kışlalarını ve mesire yerleri girişlerini, ardından da Yeni Şamlar Köyü yerleşimini de aştıktan sonra, Eski Şamlar Köyü’ne inen yol başında otobüsten atladık (dost ve yardımsever şoför arkadaş sağ olsun).
Hava soğuk ama bulutların arasından ara sıra kendini gösteren güneş son baharda olduğumuzu dostça anımsatıyor. Anayoldan beş yüz metre kadar tarlaların arasından aşağıya doğru inen yolu takip ettikten sonra sağa, yani kuzeye ve Şamlar Ormanına doğru yöneliyoruz. Eskiden ‘Azatlık’ adı verilen Başakşehir ilçesine bağlı Şamlar Köyü sınırları içerisinde Sazlıdere Baraj Gölü ve Şamlar Ormanı bulunmaktadır. Yaklaşık 40 kilometre uzunluğunda olan ve Küçükçekmece Gölü’ne dökülen en önemli akarsulardan biri olan Sazlıdere üzerinde içme suyu temini amacıyla 1996 yılında tamamlanan Sazlıdere Barajı inşaatı nedeniyle Şamlar Köyünün topraklarının bir kısmı sular altında kalmış. Eski köyün alt tarafında suyun içerisine gömülen elektrik direklerinin üst tarafları bugün de gözle görünebiliyor. Devlet, su havzası içerisinde kalan eski köy topraklarını istimlâk ederek, halk tepede bir kilometre uzaklıktaki yeni yerleşim yerine yerleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak köyün sular altında kalan eski yerleşiminde taşınmaya direnen kimi köylüler halen eski evlerinde yaşamaya devam etmektedirler. Köy fiilen Eski ve Yeni Şamlar Köyü olarak ikiye ayrılmıştır.
Otobüsün bizi indirdiği noktadan bir buçuk kilometre sonra Şamlar Ormanına toprak yoldan giriveriyoruz. Yaklaşık beş yüz metre sonra Şamlar Bendine tepeden bakan ve yakın zamanda yenilenmiş bir taş evin önünden, yol bir süre sonra aşağıya göl kenarına yönelir umuduyla yürümeye devam ediyoruz. Ancak yol kuzeye doğru uzadıkça uzuyor ve Şamlar Bendi’nden gittikçe uzaklaşmaya başlıyoruz. Yaklaşık bir kilometre sonra ana yolu terk ederek önce çam ağaçları arasından, ardından da karışık makilerin arasından göl kenarına inmeye başlıyoruz. Yarım saat sonra göl kenarına ulaştıktan sonra, karşı kıyılarda olduğu gibi göl kenarını izleyen bir toprak yol olmadığını üzülerek görüyoruz. Bende doğru patikalardan ilerlemeyi denesek de patika çalılıkların ve böğürtlenlerin içerisinde kayboluveriyor. Gerisin geri ana yola tekrar çıkıyoruz. Biraz hızlı olunca tepeye vardığımızda kan ter içerisinde kalıyoruz. Ama daha yolumuz uzun olduğundan ve havalar da erken karardığından zaman kaybına hiç tahammülümüz yok.
Biz Murat ile tarihi bentler peşinde Belgrad Ormanların altını üstüne getirirken kentimizdeki ‘bent faslını’ tamamladığımızı sanmıştım. Ancak öyle değilmiş, burada da karşımıza bir Osmanlı Bendi çıkıverdi. Baruthane Nazırı Mehmet Şerif Efendi’nin talebiyle, Küçükçekmece Gölünün kuzeyinde 1796’da inşa edilen Azatlı Baruthanesine kanalla su temini için Şamlar Köyü’nün kuzeyinde Sazlıdere’nin en büyük kollarından birisi olan Şamlar Deresi üzerinde bir bent yapılmış. Bent II.Mahmut zamanında, 1826-1828 yılları arasında inşa edilmiş. Konum olarak Sazlıdere Barajı’nın kuzeyinde bulunan Şamlar Deresi vadisi üzerinde yer alıyor.
Şamlar Bendi, 10.14 metre yüksekliğinde, 12.22 metre tepe ve 15.58 metre taban genişliğindeymiş. İri blok taşlarla kemer-baraj biçiminde yapılan bendin üstü sarı taşlarla kaplanmış, hava taratma bir saçak eklenmiş. Sol sahilinde, (bizim tarafta) sulama tertibatı ve eskiden bir de değirmen bulunan bendin sağ sahilinde (karşı tarafta, yani kuzeyde), bir serbest savak ve savak kanalı (akımı ölçmek veya kontrol etmek ya da yönünü değiştirmek amacıyla inşa edilen sabit veya hareketli su yapısı) inşa edilmiş.
Taş evin yanından bir kez daha bende doğru yönelmeyi denesek de, saatimize göz atıp öğleni çoktan aştığımızı anlayınca yukarıdan fotoğraflarla yetinip yolumuza devam ettik. Hâlbuki bulunduğumuz taraftaki taş evin yanından bendin üzerine kadar inen patikalar var. Bent, Belgrad Ormanları’nda bulunan diğer örneklerle karşılaştırıldığında, yığma taş yapısıyla oldukça gösterişsiz duruyor. Ancak güzel Şamlar vadisi çam ağaçları ve doğal yapısıyla ayrıca incelenmeye değer.
Biz geldiğimiz toprak yolu aynen geri dönüp, ana yoldan eski Şamlar Köyü’ne doğru aşağıya iniyoruz. Yıkılmış, yıkılmak üzere olan evlerin arasından tüten büyükbaş tezek kokuları, bahçelerden sıyrılan horoz ve tavuklar, elektrik direkleri ve bacalarda boşalmış duran leylek yuvaları şirin köyün alt kısmındaki güzel caminin görüntüsüyle bütünleşiyor. Caminin yanındaki meydancıkta gölde balık avlayanlar için yem niyetine taze, canlı kurtlar satılıyor (gölde balık avlamak yasak değil mi?). Caminin alt tarafından Şamlar Deresi üzerinde Şamlar Bendinden sonraki (bende yaklaşık 1 km uzaklıkta) ikinci 200 metrelik yığma taş setin üzerinden karayolu geçiyor. Yol Haraçcı üzerinden Arnavutköy İlçesindeki Bolluca taraflarına yöneliyor.
Caminin alt kısmından yeniden güneye doğru, Sazlıdere Barajının kurulduğu yarımadaya yöneliyoruz. Hafta içi olmasına karşın göl suyu kenarına araçlarıyla ulaşan aileler hem balık tutuyor hem de açık havada ızgara keyfi yaşıyorlar. Yaklaşık bir kilometre kadar kıyıdan ilerledikten sonra içeriye doğru yönelen toprak yolu izleyip barajın üst tarafına tepeden manzaraya bakmak amacıyla yöneliyoruz. Ancak baraja bakan yamaçta eski taş ocaklarının yarattığı derin uçurum nedeniyle buraya doğrudan yönelmek yerine tekrar kuzeye dönüp, göl kıyısına yakın zamanda dikilmiş bir hatıra ormanını geçerek varıyoruz. Barajı kıyıdan geçip önce idari binaları, sonra lojmanları aştıktan sonra, barajdan sonra iki kilometre sonra KİPTAŞ Kayabaşı konutları yanından anayola çıkıyoruz.
Barajdan sıyrılabildiği kadarıyla Küçükçekmece Gölü’ne akan Sazlıdere’yi gözümüzle takip ediyoruz. Karşımızda Güvercintepe’nin vadiye bakan evleri görünüyor. Anayola ulaştığımız tepede yaklaşık beş yüz metre sonra eski Azatlı Baruthanesinin üst tarafında bulunan Resneliler Çiftliğinin taş yapı köşkünün kalıntısı yükseliyor. Çiftlik tepede ve vadiye hâkim konumda. Azatlı Baruthanesinin bulunduğu yer ise daha aşağılarda ve anayoldan kolay görünmüyor. Yine de yukarıdan hangar biçimindeki yapıları ve çevresinde, Sazlıdere kıyısına kadar inen ağaçlık ve doğal alanlar görülebiliyor. Çiftlik arazisini Çevre ve Orman Bakanlığı ve İSKİ kullanıyor gibi görünüyor. Arazi yoğun tel görülerle çevrili, güneydeki giriş kapısından şansımızı girmek için denemiyoruz.
Baruthane1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında çalışmasını durdurmuş ve Ruslar tarafından tahrip edilmiştir. Savaş sırasında Yeşilköy’e kadar ilerleyen Rus ordusu Küçükçekmece’nin az doğusunda bulunan Kalatarya (veya Galtaria) ‘da karargâhını kurmuştur. Ruslar sonraları karargâhın yerine, Küçükçekmece’nin 2 kilometre kadar güney-doğusunda 1894-1898 yıllarında bir Ortodoks anıt kilise inşa etmişlerdir. 1914’te yıktırılan bu kilisenin yerinde bugün Basın Sitesi yer almaktadır.
Burası İstanbul’un en ücra semtlerinden biri ve köyden kente ucuz emek olarak göç eden yoksullara ev sahipliği yapmış bir mekân. Günümüzde görevi evsiz barksız yurttaşlara barınak ve ‘toplu konutlar’ sağlamak olan devlet kurumları tarafından tamamen ‘ticari’ yaklaşımlarla tasarlanan ‘toplu konut alanları’ buralarda hayata geçirilip vatandaşlara hiç de azımsanmayacak fiyatlarla ‘pazarlanıyor’. Gelişmişliğimizin sembolü olan Atatürk Olimpiyat Stadı Güvercintepe’nin tam arkasında, buraya tahminen iki kilometre uzaklıkta.
Baruthanenin kurucusu Dadyan’lar adı verilen Ermeni bir aile. Osmanlı topraklarında Dadyan’lardan başka bu işi yapabilecek kişiler olmayınca, Padişah emriyle 1700’l yıllarda baruthane kurularak barut üretimine başlanmış. O dönemler için büyük bir tesis sayılabilecek baruthanenin kuruluşuyla bölgede Ermeni işçilerden oluşan büyük bir kalabalık toplanıyor. Barut işi tehlikeli olduğundan Türkler bu işe fazla ilgi göstermemiş. Böylece baruthane çevresindeki yerlerde baruthane çalışanları mal mülk edinmeye başlıyorlar. Bölgeye verilen ‘Azatlık’ adının da Ermenilere Müslümanlara tanınan mülk edinme hakkından geldiği sanılmakta. Azatlık adı, Cumhuriyet tapularında Kayabaşı’na dönüşüyor. Bugün bölgede büyük şehre göç ederek, ucuz iş gücüne dönüşerek ‘azat’ olduklarını sanan Kürt kökenli yurttaşlarımız yaşıyor daha çok.
İttihat ve Terakki’de Enver Paşa kadar önemli olan ve İkinci Meşrutiyet’in ilanını getiren ayaklanmanın önderi olan Resneli Niyazi Bey (Rense, Makedonya’da Manastır ile Ohri arasında kalan küçük şehir) Makedonya dağlarından geyiğiyle (hürriyet geyiği) inince Azatlık’ı kendisine çiftlik yapmıştır. Bir iddiaya göre, Resneli’nin varisleri yüz yıldır kilometrekarelerce geniş çiftlik topraklarını parselleyip satmıştır.
İki yanı bariyerlerle çevrili ana yolda seyreden büyük kamyonların altında ‘ezilmemek’ için yolun dışından yer yer su birikintileriyle ve engebelerle kesilen yol kenarından yürümeyi tercih ediyoruz. Baruthaneden iki kilometre sonra, vadinin Altınşehir’e doğru daraldığı noktada, karayolunun hemen üstünde Yarımburgaz Mağaralarının girişini fark ediyoruz. Aynı noktada, Sazlıdere’nin karşı tarafında, 500 metre ötedeki yamaçta yine demir parmaklıklarla kapatılmış bir mağaranın bulunduğunu fark ediyoruz.
Denizden 15 metre kadar yüksekte bulunan Yarımburgaz Mağaraları, Küçükçekmece Gölü’nün 1,5 kilometre kuzeyinde, Altınşehir Mahallesinin altında ve Altınşehir-Kayabaşı yolu üzerinde yer almaktadır. Mağara yumuşak kalker içerisinde oluşan su aşınmasıyla kısmen doğal, kısmen ise insan eliyle oluşturulmuştur. Mağaralara iki ana galeriyle girilmektedir. Üst galerinin başlangıcı Bizans döneminde kesişler tarafından kilise ve manastır olarak kullanılmıştır. Yukarı mağara bir süre sonra doğal bir tünelle aşağı mağaraya bağlanmaktadır. Alttaki galeriden kuzeydoğu yönüne doğru uzanan mağara ileride iki kola ayrılıyor. Sağdaki kol daha uzun ve genişçe bir dehlizden sonra devam edilemeyecek şekilde daralıp küçülüyor.
En eski fosil izleri Milattan Önce 400 bin yıla dayanan mağarada bugüne kadar çeşitli arkeolojik kazılar yürütülmüştür (1965 yılında Türk Tarih Kurumu, 1978’de Sanat tarihçisi Semavi Eyice Hoca, 1985-88 yıllarında Prof.Mehmet Özdoğan yönetiminde Kalkolitik ve 1989 yılında yine aynı hoca yönetiminde Paleolitik tabakalara ilişkin kazılar). Gerçekleştirilen kazılarda İstanbul’da eskiden yaşayan canlıların atalarına ilişkin fosiller de bulunmuştur (Sırtlangil, domuzgil, geyikgil, ayıgil, kedigil ve özellikle de Mağara Ayısı Ursus Spelaeus).
Mağarayı 1927 yılında gezmiş bulunan Profesör Raymond HOUASSE’ın yazdıklarına göre mağaranın alt galerinin iç taraflarında duvarlarda bulunan “resimler, üç kayık resmini gösterir. Kayıkların ikisi küreksiz, hatta kaba yapılmıştır. Diğerinin bir direkle yelkeni vardır. Kırmızı kille yapılmışlardır.
Bulgular, Yarımburgaz Mağaralarının Orta Pleistosen dönemi olarak adlandırılan ve günümüzden 730 bin ila 130 bin yıl önce arasını kapsayan dönemin ikinci yarısında insanların burayı barınak olarak kullandıkları anlaşılıyor. Mağaranın farklı bölümlerinde gerçekleştirilen kazılarda alt paleolitik çağdan erken Bizans dönemine kadar çeşitli dönemlerde yerleşmeler olduğu anlaşılıyor.
Mağaranın eteğinde Küçük Tuna Suyu olarak adlandırılan ve debisi saniyede bin metrküp olan bir kaynak yer almaktadır. Ancak günümüzde doğrudan Sazlıdere’ye doğru akıtılan kaynağın üst tarafında yer alan Altınşehir yerleşimi suyun temizliğinden fazlasıyla şüphe etmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Biz mağaranın üst ve alt galerini, geniş çukurlara düşmeden gezip ‘buğulu’ fotoğraflar çektikten sonra, ‘evsiz-barksızlarla’ ve ‘başıboş hayvanlarla’ karşılaşmadan geri dönüş için anayola iniveriyoruz. Daha ‘kalabalık’ bir ekiple ve yeterli aydınlatma gereçleriyle geri gelip ısrarla galerileri zorlamak niyetimiz var. Dışarıda batmak üzere olan güneş ışınları altında mağara önü dar çim balkonlarda oturup vadiyi izliyoruz. Yaklaşık iki kilometre sonra Altınşehir’den Küçükçekmece minibüsüne giden minibüse atlayarak ‘medeniyete’ geri dönüşü gerçekleştiriyoruz.
Çarpık kentin imgeleri araç camında kayıp dururken aklımıza ‘bildiri’ diliyle kazınmış düşünceler takılıyor. Resneli Çiftliği, Azatlı Baruthanesi kalıntılarıyla birlikte, arazisiyle düzenlenerek, yapılaşmaya kapatılarak, ‘arboretum’, bir doğal müze olarak halka açılmalıdır. Burada düzenlenecek, İstanbul’un ilk yerleşimlerinin canlandırılacağı arkeolojik ve paleontolojik müze alanlarıyla bağlantılı olarak Yarımburgaz mağaraları sahipsizlikten kurtarılarak fazla ticarileştirilmeden restore edilmeli, elde edilen artı değerler bölgede yaşayan yoksul halkın kültürel ve eğitsel gereksinimlerinde kullanılmak üzere ziyarete açılmalıdır.