Enerjinin Müzesi
İlk başlarda kayıp demiryolu konusu gündeme geldiğinde bu mekân ile ilgilenmiştim. Osmanlı’nın Cedvel’i Sim adını verdiği suyolunu boylayan ve ‘ikinci adresimiz’ Belgrad Ormanları’ndan geçen ve İstanbul’u savaş zamanı elektriksiz bırakmamak için Silahtarağa Elektrik Santrali’ne Karadeniz kıyısındaki Ağaçlı’dan linyit kömür taşımak üzere yaptırılan demiryolu ile ilgilenirken, bir türlü yolun çıkış noktası olan enerji santraline gitme olanağı bulamamıştım. Halbuki buraları bir dönem Lale Devri’nin parlayan mekanlarından biriydi.
Sonra müze gezmek zorunlu bir ödev konusu hâline gelince, alışılageldik müze mekânları yerine konumu nedeniyle pek de tercih edilmeyen bu ırak yere gitmek aklımıza geldi. Hem de böylelikle yarım kalmış uzak bir merakı de gidermiş olacaktık. Santralistanbul’a ücretsiz servis yapan midibüslere Taksim AKM önünden bindik ve bizim mezarlığın alt tarafında kalan Piyalepaşa tünelinden ilk kez geçerek kısa sürede Kağıthane’ye vardık. Üzülerek tünele yaya olarak giremeyeceğimi girişteki kamera ve uyarılardan öğrenmiş oldum.
Silahtarağa Elektrik Santralı, Osmanlı Devleti’nin kent ölçekli ilk elektrik santraliymiş. Haliç’in son kısmında, Kağıthane ve Alibeyköy derelerinin ağzında kurulan santral, 1914’ten 1952 yılına kadar İstanbul’un elektrik gereksinimini tek başına karşılamayı başarmış. Kurulu gücü 1956 yılında 120 bin kilovata ulaşan santralın üretim kapasitesi daha sonraki yıllarda alternatif enerji kaynaklarının devreye girmesinden ve ilgisizlikten gittikçe düşmüş ve kurum 1983 yılında üretimine tamamen son vermiş. Yani benim Avrupa’dan İstanbul’a döndüğüm dönemde (1976 yılları) sık sık kesilen elektriğimizin bir kısmı belki de buradan sağlanıyordu
Türbin-jeneratör gruplarının bulunduğu makine daireleri, idari binalar, işçi lojmanlar ve taşınan kömürlerin depolandığı geniş sahalarla birlikte toplam 118.000 metrekare alana yayılan Silahtarağa Elektrik Santralı, öyle bir şeyin varlığından söz edilebilirse, bugün Türkiye’nin sanayi mirası içerisinde yer almaktadır.
2004 yılının Mayıs ayında Santralistanbul’a tahsis edilen santralin yenileme çalışmaları Eylül 2007’de tamamlanmış. Daha doğrusu Bilgi Üniversitesi santrali önce kiralamış, ardından hazırlanan mimari projeler Anıtlar Kurulu tarafından onaylanınca, iki holdingin ‘stratejik kurucu’ olarak katılımlarıyla hizmete açılma yoluna girmiş. Yakın zamana kadar hizmetimizde olan kamuya ait bir mekân özelleştirilerek özel bir üniversiteye tahsis edilerek buradaki demire ve cıvata parçalarına bir anlamda değişim değeri kazandırılarak, kentin enerji belleği ‘işletmeye’ açılmış. Burada, Çağdaş Sanatlar Müzesi, Enerji Müzesi, Kütüphane ve Bilgi Merkezi, Uluslararası Rezidans Programı ve Atölyeler, Eğitim yerleri ve Atölyeler, Rekreasyon Alanları ve Sanat Sokağı gibi yedi bölümde değerlendirilebilecek toplam 28 adet yapı yer almaktadır.
Silahtarağa Elektrik Santralı’nın makine dairelerinin onarılıp, ziyaret için düzenlenmesiyle oluşturulan Enerji Müzesi’nin dışında Santralistanbul bünyesinde bulunan Ana Galeri ve Galeri 1 sergileme mekânları, açık hava dinlenme alanları ve eğitim birimleri yer almaktadır.
Enerji Müzesi’nde santralde elektrik üretiminin en önemli unsurlarından olan dönemin ünlü markalarının Türbin-Jeneratör Grupları, elektrik üretiminin ve kentteki semtlere dağıtımının denetlendiği NASA uzay aracı takip salonuna benzeyen Kontrol Odası, ziyaretçilerin yirmi iki etkileşimli ünitenin yer aldığı, eğlence ve bilimin buluşturulduğu Enerji Oyun Alanı bulunmaktadır. Para karşılığı, biletler kesilerek çocuklara ‘atölye’ çalışmaları yoluyla görsel/işitsel araçlarla ‘enerji’ bilinci konusunda deneyimler yaşattırılıyor.
Türbin jeneratörlerin kazanlarının bulunduğu alt kısımda düzenlenen Enerji oyun alanında masalar üzerine kurulmuş düzeneklerde, elektrikle ve fizikle ilgili temel bilgilerimizi pekiştirecek çarpıcı deneyler kurgulanmış. Kalın camlı bir küre içerisinde elektrik akımıyla oluşturulan kıvılcım merdiveni, elimizi kürede nereye değdirirsek orada yoğunlaşıyor ve bir anlamda bizi takip ediyor gibi. Elektrikle elde edilen hidrojen gazının patlatılmasıyla devinen Hidrojen Roketi de ilgi çekici.
Enerji Müzesi’ne gelmişken İstanbul’un Menderes döneminden başlayarak, Dalan’ın talanıyla taçlanan dönemlerden geçerek, son on yıllarda yaşadığı post modern küreselleşme fırtınasına kadar ne tür darbeler aldığını ayrıntılı fotoğraflarla görme ve bir kez daha anımsama olanağı bulduk. Her ne kadar belli yöntem ve araçlarla kısmen karşı çıkmış olsak da bu yıkımdaki bireysel sorumluluğumuzun utancını duyumsadık. Eski şehir fotoğraflarında ise aşina olduğumuz semtlerin ilk hâlleri bir kez daha görmek bizleri şaşırttı.
Elektrik olgusunun ‘kendiliğinden oluşan’ bir şey olmadığı, koca koca makinelerle ve karmaşık bir örgütlenmeyle üretilebildiği, bunun da bir maliyet ve bedelinin olduğu gerçeğiyle birlikte, günümüzde teknolojinin kaydettiği ilerlemenin vardığı düzey de bu tür mekanların gezilmesiyle daha iyi anlaşılacaktır. Boyutu küçülen, daralan, belki de doğrudan hissedilmeyen, gözden ırak ama yıkıcı olan ve nihayetinde sonumuzu yaklaştıran bir düzey!