İsrail, İran’a karşı yürüttüğü bu savaşı 40 yıldır planlıyor. Geri kalan her şey göz boyamadan ibaret
Gazze, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'deki direnişin közleri henüz sönmedi. İran'a yapılan saldırıyla birlikte bu közler daha da alevlendi ve bir yangına dönüştü.
ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail ile birlikte yürüttüğü, İran'a karşı apaçık gayrimeşru olan saldırgan savaşıyla neyi başarmayı umduğunu anlamak, en azından öne sürülen gerekçelerden hareketle neredeyse imkansız.
Acaba en küçük somut bir kanıtı dahi olmayan ve Trump'ın birkaç ay önce, zaten meşru olmayan bir önceki saldırıda « tamamen ve bütünüyle yok ettiğini » iddia ettiği İran nükleer silah programının yok edilmesi mi söz konusu?
Yoksa ABD'nin nedensiz saldırısıyla erken bir şekilde kesintiye uğrayan sivil nükleer zenginleştirme programı müzakerelerine Tahran'ın geri döndürülmesi mi isteniyor? Anımsarsak bu müzakereler, Trump'ın ilk döneminde, 2018'de İran ile yapılan ilk anlaşmayı feshetmesi nedeniyle gerekli görülmüştü.
Yoksa savaşın, Trump'ın müzakereleri havaya uçurduğu sırada, başlıca arabulucu Umman'ın Tahran'ın Washington'ın katı taleplerinin neredeyse tamamına razı olduğunu ve bir anlaşmanın « ulaşılabilir » olduğunu ısrarla belirttiği bir dönemde, İran'ı daha fazla esneklik göstermeye zorlaması mı planlanıyor?
Yoksa ilk kurbanları arasında bir kız okulundaki çoğu 7 ila 12 yaşları arasında olan en az 165 sivilin bulunduğu hava saldırıları İranlıları « özgürleştirmek » için mi planlanıyor?
Yoksa amaç, İran'ı tek caydırıcı unsuru olan balistik füzelerinden vazgeçmeye zorlamak ve ABD ile İsrail'in düşmanca niyetlerine karşı tamamen savunmasız bırakmak mı?
Yoksa Pentagon yetkilileri Kongre üyelerine yakın zamanda bir saldırı düzenleneceğini gösteren hiçbir istihbarat olmadığını söylese de, Washington Tahran'ın ilk saldırıyı yapacağına mı inanıyordu?
Yoksa amaç, tıpkı İran'ın Yüksek Rehberi Ali Hamaney suikastıyla ortaya konulduğu gibi İran rejimini tamamen ortadan kaldırmak mı? Eğer durum öyleyse, Hamaney'in İran'ın nükleer bombasına çok karşı olduğu ve geliştirilmesine karşı dini bir fetva yayınladığı göz önüne alındığında, bunun amacı neydi?
Hamaney'in halefi, ABD ve İsrail'in ne kadar güvenilmez olduğunu, uluslararası hukuktan muaf haydut devletler gibi davrandıklarını gördükten sonra, İran'ın egemenliğini korumak için nükleer bomba geliştirmenin mutlak bir öncelik olduğuna karar verebilir mi?
Açık bir gerekçe olmaksızın
Washington'dan net bir gerekçe öne sürülmüyor, çünkü bu saldırının faili ne Beyaz Saray'da ne de Pentagon'da. Bu plan, onlarca yıl önce Tel Aviv'de tasarlandı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Pazar günü bunu açıkça itiraf etti. Övünerek şunları söyledi: « Bu ortak çaba, 40 yıldır başarmayı umduğum şeyi yapmamıza olanak tanıyor: terör rejimini tamamen ezmek. Bu benim taahhüdüm ve bu gerçekleşecek. »
Bu kırk yıl, Tahran'ın nükleer bomba geliştirmeye sadece birkaç ay uzaklıkta olduğunu iddia eden İsrail liderlerinden gelen bitmek bilmeyen uyarılarla da eşleşiyor.
Netanyahu, İran'a saldırmak için geçen bütün bu zaman içerisinde aynı acil ve saçma bahaneyi öne sürdü. 40 yıl boyunca her yıl, « çılgın mollaların » hiçbir zaman gerçekleşmeyen bir bombayı edinmesini engellemek için son şans olarak sunuldu.
Bu arada, beyan edilmemiş ve dolayısıyla denetim dışında kalan İsrail'in kendi nükleer cephaneliği herkesin bildiği bir sır olarak kaldı.
Avrupa, İsrail'in bomba geliştirmesine yardım ederken, Amerika Birleşik Devletleri göz yumdu; hatta İsrail liderleri, İsrail'in konvansiyonel bir askeri yenilgiye uğramaktansa nükleer cephaneliğini patlatmayı tercih edeceği « Samson Seçeneği » olarak bilinen intihar benzeri bir doktrini savundu.
Samson Seçeneği, başka bir Ortadoğu devletinin bomba edinebileceği ve böylece askeri güç dengesini İsrail ile dengeleyebileceği düşüncesini örtük olarak reddeder.
Bu ilke, İsrail'in İran'a yönelik siyasetini on yıllardır yönlendirmektedir. İran'ın herhangi bir silah geliştirme niyeti göstermesinden ya da sözüm ona « çılgın mollalarının » bir silaha sahip olsalar bile bunu İsrail'e karşı kullanacak kadar aptal olmalarından dolayı da değil.
Hayır, başka nedenlerden dolayı.
Çünkü İran, zengin bir tarihe, güçlü bir kültürel kimliğe ve dikkat çekici bir entelektüel geleneğe sahip, bölgenin en büyük ve en bütünleşik devletidir.
Çünkü İran, hem laik hem de dini liderlerin yönetimi altında, Batı ve İsrail'in sömürgeci egemenliğine boyun eğmeyi reddettiğini defalarca göstermiştir.
Ve çünkü İran, komşu ülkelerdeki (Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen) Şii dini topluluklar tarafından bir otorite ve liderlik kaynağı olarak algılanmaktadır. Bu ülkelerin İsrail hegemonyasını reddetme konusunda uzun geçmişe dayanan bir geleneği vardır.
İsrail'in korkusu, İran'ın Kuzey Kore örneğini izleyip nükleer silah edinmesi durumunda, İsrail'in petrol zengini Ortadoğu'da Batı'nın en kullanışlı askerileştirilmiş uydu devleti olmaktan çıkmasıydı.
Komşularını yıldırma, mezhepsel ayrılıkları körükleme ve bölgede Amerikan emperyal gücünü yayma yeteneğinden mahrum kalan İsrail, varoluş nedenini kaybedecek ve bir beyaz fil haline gelecekti.
Amerikan vergi mükellefleri tarafından karşılanan sonsuz askeri sübvansiyonlarla zenginleşen ve Filistin kaynaklarını yağmalama izni verilen İsrail liderleri, bu ayrıcalık treninden asla gönüllü olarak inmeyeceklerdi.
İşte bu yüzden İran, İsrail'in hedef tahtasından neredeyse hiç çıkmadı.
« Doğum sancıları »
İran-Irak Savaşı'ndaki İsrail aldatmacasının boyutu, George W. Bush yönetiminin 2003 Irak işgali sırasında sahneye koyduğu aldatmacayla karşılaştırılarak ölçülebilir.
Irak, İsrail'in baskın konumuna meydan okuyabilecek nükleer bir kapasite geliştirebileceğinden korktuğu, derin mezhepsel ve etnik ayrılıklar nedeniyle daha kırılgan olsa da, bir başka güçlü askeri devletti.
İsrail'in de teşvik ettiği bu yasadışı savaştan önce Bush, Irak lideri Saddam Hüseyin'in 1991'de BM denetim programının kurulmasından öncesine dayanan önemli miktarda gizli kitle imha silahı stokuna sahip olduğunu iddia etmişti.
Irak'ta geniş yetkilere sahip olan müfettişler bunu olası görmemişlerdi. Müfettişler ayrıca bazı kimyasal silahların denetimden kaçmış olsa bile, çok eskimiş hale gelmiş ve bir « zararsız çamur »a dönüşmüş olacaklarını belirtmişlerdi.
İşgalden sonra hiçbir kitle imha silahı bulunamadı.
Buna rağmen, Batılı siyasetçiler ve medya bu yalanı büyük ölçüde kabul etti.
Ancak İran örneğinde, siyasetçiler ve medya İsrail iddialarının güvenilirliğini incelemek için 40 yıl süreye sahip oldular.
Netanyahu'nun, sözde İran « tehdidi » konusunda tamamen güvenilmez bir kaynak olduğunu çoktan fark etmeleri gerekirdi.
Üstelik aynı zamanda savaş suçlusu olduğunu ve İsrail'in Gazze'yi soykırımcı bir şekilde yok etmesi konusunda iki yıldan fazla süredir yalan söylediğini de hesaba katmadan.
Kimse onun söylediği tek bir söze dahi inanmamalı.
« Rejim Değişikliği » efsanesi
Gazze'nin devam eden yok edilmesi süreci ve daha önce Irak'ı işgali gibi, İran'a yönelik bugünkü saldırı da bir başka suç oluşturan ve gerçekte aynı projenin devamı olan ABD-İsrail ortak yapımıdır.
Burada yapılan pazarlama sunumu gayet açıktır.
Netanyahu, daha önce Gazze'deki Hamas'ı « yok etmekten » söz ettiği gibi, « terörist rejimi ezmek » istediğinden söz ediyor.
Trump ise, yenilmiş bir İran'ın « tamamen farklı bir Ortadoğu »nun anahtarı olduğunu iddia ediyor.
Bu hafta sonu hava saldırılarını başlattıktan sonra, İranlıları « zalim teokrasilerini » devirmeye ve « özgür ve barışçıl bir İran » inşa etmeye çağırdı.
Bütün bunlar, İsrail ve Washington'daki ideolojik müttefikleri neo-muhafazakarların çeyrek asırdan fazla bir süredir savunduğu yeni bir Ortadoğu yaratma fantezilerini yankılamayı amaçlıyor.
Bush'un Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, 2006'da Amerikan ve İsrail ordularının bu yeni dönemin ebeleri olarak hareket ederken bölgenin geçireceği acı verici « doğum sancılarından » söz etmişti.
İlk girişim kısa sürede başarısız oldu.
Amerikan birlikleri Irak direnişini yenmeyi başaramadı.
Afganistan yavaş yavaş Taliban tarafından geri alındı.
Ve Hizbullah, 2006'da Güney Lübnan'ı yeniden işgal etme girişiminde İsrail'e aşağılayıcı bir yenilgi yaşattı.
Buna rağmen, bu ilk aşama tam bir kabustu: kitlesel katliamlar, işkencenin uygulandığı gizli Amerikan hapishaneleri, uluslararası hukukun çiğnenmesi ve Avrupa'da göçmen karşıtı aşırı sağın yükselişini körükleyen halkların kitlesel olarak yer değiştirmeleri.
Hâlâ süregelen bir proje
İsrail ve neo-muhafazakarların uzun zamandır başlatmak istediği ikinci aşamanın daha da acımasız olması amaçlanmıştı.
2023'ün sonlarında Hamas'ın Gazze'den yaptığı ölümcül saldırıyla başladı.
İsrail, bölgeyi yerle bir eden, on binlerce –muhtemelen yüz binlerce– Filistinliyi öldüren ve tüm nüfusu evsiz bırakan ayrım gözetmeyen bir bombardıman kampanyasıyla karşılık verdi.
Ancak bu yıkım, sadece 7 Ekim 2023 saldırısına verilen bir tepki değildi.
İsrail, Ortadoğu'yu « yeniden şekillendirmek » üzere uzun zamandır bir plan yapıyordu.
Bu plan aslında İran'a demokrasi getirmeyi içermiyor. Washington için bile « rejim değişikliği », İran halkının iradesini temsil eden demokratik bir liderin iktidara gelmesi anlamına gelmiyor.
Savunma Bakanı Pete Hegseth, bu gayrimeşru saldırıdan olumlu bir sonuç çıkabileceği düşüncesini reddetmekle, seleflerinden daha dürüst davrandı.
İran'ın son demokratik hükümeti, 1950'lerin başlarında, Başbakan Muhammed Musaddık'ın İran petrolünü millileştirmesiyle ortaya çıkmıştı.
CIA, 1953'te Ajax Operasyonuyla onu devirdi ve Muhammed Rıza Pehlevi'yi Şah olarak yeniden tahta geçirdi; bu da Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ın petrolün denetimini yeniden ele geçirmesine olanak sağladı.
Yirmi altı yıl sonra, bu müdahale İran devrimine yol açtı.
Kaos Stratejisi
Bugün Washington, muhtemelen Şah'ın oğlu Rıza Pehlevi'yi yeni Batı yanlısı lider olarak atamayı tercih ederdi.
Ancak ne Washington ne de Tel Aviv, İran'ın böyle bir liderin dönüşünü kabul edene kadar bombalanabileceğine gerçekten inanmıyor.
Gerçek strateji farklıdır: rejimin çöküşünü kışkırtmak, İran’ın altyapısını yok etmek, devletin otoritesini ortadan kaldırmak ve iç çekişmelerin kalıcı bir iç savaşı tetiklemek üzere manipüle edilebileceği bir güç boşluğu yaratmak.
Bu strateji, daha önce Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve Yemen'de kullanılanlara çok benziyor.
Oysa Trump, « sonsuz savaşları » sona erdirme sözüyle seçimleri kazandı.
Ancak İran'a yapılan saldırı nedeniyle MAGA hareketi bugün derinden bölünmüş durumda.
Ekim 2023'ten bu yana, Biden yönetiminin desteğiyle İsrail, Gazze, Lübnan ve Suriye'de benzer savaşlar yürüterek bu ülkeleri askeri olarak harap etti.
Bu çatışmalar ayrıca İran'ı bölgesel müttefiklerinden tecrit etmeyi amaçlıyordu.
Öngörülebilir Bir senaryo
Bu strateji, daha önce General Wesley Clark tarafından 2007'de özetlenen bir senaryoyu izliyor: Irak'tan İran'a kadar yedi ülkeyi devirmeyi amaçlayan bir Pentagon planı.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Batılı müttefikleri tedirgin olabilir, ancak Gazze'deki savaşı iki yıldan fazla destekledikten sonra, zaten bu işe bulaşmış durumdalar.
İşte bu yüzden Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, Kanada ve Avustralya Washington'ın yanında yer aldı.
Son olarak, bir şey kesin: bu savaş planlandığı gibi gitmeyecek.
İsrail Gazze'yi yerle bir etti, ancak Hamas hâlâ varlığını sürdürüyor.
Ve İran, Gazze'den veya daha önce saldırıya uğrayan ülkelerden çok daha büyük bir tehdit oluşturuyor.
Gazze, Irak, Lübnan, Suriye, Yemen ve belki de başka yerlerdeki direnişin ateşi henüz sönmedi.
İran'a yapılan saldırıyla birlikte, bu ateş şimdi daha da alevleniyor ve bir yangına dönüşebilir.
Jonathan COOK
(Arretsurinfo.ch sitesinde 13 Mart 2026 tarihinde Jonathan COOK imzasıyla yayınlanan Fransızca yazıdan Türkçeleştirilmiştir https://arretsurinfo.ch/israel-a-planifie-cette-guerre-contre-iran-depuis-40-ans-tout-le-reste-nest-quun-ecran-de-fumee/ )