Uludağ eteklerinde
Yeryüzünün en büyük çölünün başlangıcında, yüz metre yükseklikte kumun yavaşça istila ettiği bir platoda geçirilen dört ay sonrasında, fazla üzerinde düşünmeden maaile bir an önce ‘irtifa kazanma’ gereksinimi ağır bastırınca kendimizi apar topar sırt çantalarımızla birden deniz otobüsüne atıyoruz.
Firmanın allayıp pullayıp İstanbul/Bursa olarak sattığı biletlerle kendimizi Mudanya’ya komşu Güzelyalı deniz otobüsü iskelesinde buluyoruz. Firmaya göre Mudanya’da olmamıza karşın Bursa’ya gelmiştik ve artık hizmetleri sona ermişti. Neyse, olayı fazla boyutlandırmadan, suç ortağı Bursa Belediyesinin iskele önünde bizim gibiler için hazırlayarak sıraya dizdiği sapsarı otobüslerden birine biniyoruz ve yaklaşık bir saat sonra Heykel’den bir durak sonrası olan Namazgah’ta araçtan aşağıya atlıyoruz. Sonra Işıklar Askeri Lisesi önünden bahçeye konulan eski uçan tabut F-104’lere bakarak rampayı tırmanıyoruz. Ağustos’un ortasında Bursa merkezinde yeni ısınan havayla birlikte dönerek yükseliyoruz ve nihayet teleferik semtine varıyoruz. Burada bir marketten son alışverişimizi yaparak teleferik biletlerimizi alıyoruz. Ben hafta sonu dolayısıyla uzun kuyruklar beklerken, muhtemelen ramazan dolayısıyla kabini zar zor dolduran küçük bir kalabalıkla birlikte hareket ediyoruz.
Dağın kuzey yamaçlarından İsviçre malı biraz yıpranmış görünen emektar teleferikle önce çabucak Kadıyayla’ya ulaşıyoruz. Nedense biz vardığımızda orada olmayan ikinci bölümün kabinini beklerken yayladaki atları ve köpekleri yakından inceliyoruz. Sonra ikinci bölümü de hızla aşıp Sarıalan’a (1620 m) ulaşıyoruz. Sularımızı doldurduktan sonra çantalarımızı yüklenip, mis gibi temiz havayı içimize çekerek, doğuya doğru yürümeye koyuluyoruz. Bir iki kilometre şosede yürüdükten sonra, son piknikçilerle karşılaştığımız bir dere yatağının taşlık yatağını aştıktan sonra patikaya giriyoruz. Köknar, ardıç, karaçam, kayın, gürgen ağaçlarının arasından başlangıçta kısmen yatay giden ve bazen sık ormanın içerisinde oldukça daralan çok şirin patika, ortalarda oteller bölgesine, güneye giden bir başka patikaya ayrılıyor ve son kısmına yaklaşıldığında dere aşıldıktan sonra döne döne tırmanmaya başlıyor. Ağaçların arasında yakıcı güneşin etkisini hissetmiyoruz. Hava da yükseldikçe serinliyor zaten.Tertemiz olduğundan çok da insanların tercih etmediği anlaşılan yol boyunca herhangi bir hayvanla karşılaşmıyoruz. Yalnızca ağaçların derinliklerinden gelen kuş sesleri baştan sona sanki bizimle birlikte yer değiştiriyor gibi.
Marmara Bölgesinin en yüksek dağı olan Uludağ’ın adı antik dönemde Olympos olarak geçiyormuş. Romalılar Hıristiyan olduktan sonra, genelde insanlardan uzak ve bin bir çabayla ulaşmak istedikleri Tanrıya daha yakın gördükleri ‘yüksek’ yerleri seçtiklerinden Uludağ yamaçlarında ilk manastırlarını inşa etmeye başlamışlar. Daha çok Nilüfer Çayı ile Deliçay arasındaki vadilerde bulunan bu manastırlardaki kesişler yüzünden, fetihten sonra Türkler dağa kesiş dağı adını vermişler. Sonra da Cumhuriyetle birlikte dağa Uludağ adı verilmiş.
Tam da Başak’tan gelen oflamaların frekansı artmak üzereyken, beşeri seslerin yankıları karanlık patikaya sızmaya başlıyor. Yaklaşık 7 km sonra Çobankaya’ya vardık. Sarıalan’da olduğu gibi burada da aşırı bir kalabalık yok. Çobankaya’ya adını veren kayaya 150 metre uzaklıkta hiç kimsenin olmadığı kısmen kayalık bir yerde bulduğumuz çimenliğe çadırımızı kurup dinleniyoruz. Aklımda ertesi gün tırmanışı çadır yüklü sırt çantalarımızla yapmak ve göller bölgesine yerleşmek varken, bugün düz yolda zorlandığımızı görünce, burada kamp yapıp günübirlik gezmeye karar veriyoruz.
Aynı gün bölgeye adını veren Çobankaya’ya tırmanıp, konumundan yararlanarak bölgeyi keşfediyoruz. 2486 metredeki ‘yalancı’ zirve Kesiş Tepe zaman zaman güneyden gelen bulutlara gömülüyor. Uzaktan görünen oteller bölgesi, büyük yapıları, antenleriyle bütün manzarayı bozuyor.
Çobankaya girişinde alışveriş yapılabilecek küçük bir market ve içerisinde küçük bungalovların bulunduğu Kızılay’a ait bir kamp bulunuyor. Çobankaya’dan yaklaşık 3-4 km uzaklıkta kuzeyde yer alan Bakacak mevkiinden Bursa’nın güzel manzarası görülebilir.
Akşamüstü ateş yakıp, öncelikli olarak bozulma tehlikesi bulunan yiyeceklerimizi tüketiyoruz. Gece çok soğumayan bir sıcaklıkta yorgunluğumuzu atarak sabah 06.00 dolaylarında kalkıp hemen yola çıkıyoruz. Hedef öncelikli olarak Volfram Madeni. Başlangıçta karayolundan ilerledikten sonra, 2 inci oteller bölgesindeki son otellerin yanındaki dere yatağına, oradan da telesiyej tesislerinin yanından geçerek, telesiyej direklerinin altındaki patikadan, çok seyrek bodur ardıç ağaçlarının arasından tırmanmaya başlıyoruz.
Daha önce her fırsatta antrenman yapması konusunda uyardığım kızım, sırtında hiç yük olmamasına karşın daha ilk metrelerde zorlanmaya başlıyor. Halbuki daha çok yolumuz var. Neyse sızlanarak telesiyej hattını aşıyoruz, oradan da arkadaki su deposunda dünkü sıcakta biraz bozulmuş olan irmik helvasıyla kısa bir kahvaltı molası verdikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Hava rüzgarlı ve serin. Yukarıda Kesiş Tepe ve zirve yolu üzerindeki sırt hattı gri bulutlar içerisinde. Üzerimizde sadece polarlar var. Ben Volfram Tesisleri binasını arıyorum ama boşuna bir çaba çünkü yapı yıkılmış.
Kapıya girmeden, kar çukurunun hemen arkasındaki 2400 metrelik küçük tepe sırt hattında biraz yürüyoruz. Yorgunluk, fiziksel yetersizlik, gittikçe soğuyan hava, yukarıda bize doğru yaklaşan kapkara bir hava, aşağıda iyice buluta gömülen Çobankaya, Bakacak mevkilerini bahane ederek dönüşe geçiyoruz. Bu kez Volfram tesislerine çıkan toprak yoldan inişe geçiyoruz, aşağılarda Çobankaya’ya kestirme yapabileceğimiz bir noktadan dik yamacı inip mekanımıza geri dönüyoruz.
Çobankaya üstü bulut, köknarların arasından sıyrılan parçacıklar çadır kurduğumuz açıklığa yerleşmeye çalışıyor ama ansızın nereden estiği pek de belli olmayan bir rüzgarla dağılıp gidiveriyorlar. Ancak hava alçaldıkça alçalıyor. İyice bulutun içerisine girdik. Yağmur başlıyor. Çadırın tentesi pıtı pıtı öterken, yiyecek bir şeyler hazırlıyoruz. Yağmur akşama doğru kesiliyor ama hava iyi serinliyor.
Ertesi sabah 05.30 gibi uyanıp, bu kez gayet örgütlü bir biçimde yarım saatte çadırı ve eşyalarımızı toplayıp geldiğimiz patikadan Sarıalan’a geri dönüyoruz. Islanmış orman altı dokusunun sihirli kokularını soluyarak geldiğimizden daha hızlı bir şekilde ilerliyoruz. Yolun ortasında on beş metre ötemizde, karanlık bir gölge fişek gibi soldan sağa patikanın üstünden atlayarak henüz tam aydınlanmamış ormanın derinliklerinde kayboluveriyor. İri gövdenin toprakta yarattığı sarsıntıyı, kırılan kuru dalların kör sesini yakından hissediyoruz. Bu sabahın köründe gereksiz yere ürküttüğümüz yetişkin bir ayı. Dar alanda benzer bir kütleyle karşılaşmamak için ıslık çalarak ve yüksek sesle konuşarak yolumuza devam edip, henüz bir hayalet şehir kıvamında olan Sarıalan’a varıyoruz. Ortada kimseler yok. Teleferik istasyonunun önündeki piknik masasına yerleşip, çay pişirip kahvaltımızı yapıyoruz. İstasyonda da hiçbir yaşam belirtisi olmayınca herhalde aşağıya inmekte gecikeceğiz diye düşünüyoruz. Ama 07.30’a doğru birden teleferik kabloları harekete geçiyor. İstasyon kapalı ama mekanizma çalışmaya başladı, büyük olasılıkla personel aşağıdan geliyor. Acilen toparlanıyoruz. Zaten on dakika sonra ilk kabin görevliler, dükkan işletmecileri eşliğinde istasyona ulaşıyor.
Bursa’da eşyalarımızı bırakacak bir otobüs firması şubesi olmayınca, Gökdere üzerinden geçerek ve üzerinde karşılıklı iki sıra halinde dükkanlar bulunan Irgandı Köprüsüne uzaktan bakarak, sarı belediye otobüsüne binip şehir dışındaki garaja gidip çantalarımızı emanete bırakıyoruz. Ankara’da olduğu gibi burada da otobüs firmalarının servisleri yasaklanmış. Trafik yoğunluğu filan bahane, insanların vaizleriyle bin bir sıkıntı çekmesi ise kimsenin umurunda değil; garajda bir broşür alacak büro bulamadığımız, tanıtım adına hiçbir yapmayan uyanık belediyenin tek kaygısı sarı otobüslerine müşteri bulmak.
Yine Heykel civarında inip buradan Yeşil Türbe’ye doğru yürümeye başlıyoruz. Yolda Türk-İslam Eserleri Müzesi’ne dönüştürülen Yeşil Medrese’nin önünden geçiyoruz. Sultaniye Medresesi olarak da bilinen Medresenin inşaatına, Yeşil Külliyesiyle birlikte 1419 yılında Çelebi Mehmet döneminde başlanmış ve 1424 yılında II. Murat’ın hükümdarlığı sırasında tamamlanmış. Türk-İslam Eserleri Müzesi’nde 12 inci ve 20 inci yüzyıl arasındaki tarihlerden kalma seramik, ahşap ve madeni eşyalar, el yazması kitaplar, silahlar, İslami sikke ve kitabeler ve çeşitli mezar taşları sergilenmekte.
Az ötedeki Yeşil Külliyesi’nde Çelebi Mehmet tarafından çoğunlukla Mimar Hacı İvaz Paşa’ya yaptırılan eserler bulunmakta. Biz önce ters T planlı taş işçiliği ve çinileriyle ünlü Yeşil Cami’den gezmeye başlıyoruz.
Yeşil Cami’nin hemen karşısında yer alan Yeşil Türbe 1421 yılında yaptırılmış. Sekiz köşeli yapısı ve alt katta bulunan mezar odası ile Selçuklu kümbetlerinin geleneğini sürdürmekte. Daha çok türkuaz rengine çalan yeşil çinileriyle Bursa’nın simgelerinden biri olmuş.
Yan tarafta bulunan Yeşil İmareti’nde asılan afişlerden Ramazan boyunca yemek dağıtıldığı anlaşılıyor.
Aşağıda kuzeyde az uzakta, Yıldırım Beyazıt döneminde 1390’lı yıllarda Yıldırım semtinde yapılmış bulunan Yıldırım Külliyesinin parçası, tepe üzerindeki Yıldırım cami, aynı şekilde biraz daha doğuda Emir Sultan Cami ve Türbesi görülmekte.
Atatürk Caddesi’ne geri dönüp kapalı çarşıyı geziyoruz. Bayram öncesi alışveriş kalabalığına denk geliyoruz. Osmanlı’nın önemli kentlerinden biri olması ve İpek Yolu üzerindeki konumundan ötürü Bursa aynı zamanda büyük bir ticaret merkezi işlevi de görmüş. Kentte bu amaçla inşa edilmiş, en önemlileri Koza Han ve Emirhan olmak üzere, Fidan Hanı, İpek Hanı, Geyve Hanı ve Pirinç Hanı gibi birçok yapı bulunmaktadır. Bunlar arasında özellikle geniş avlusundaki mescidiyle birlikte Koza Han mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Zamanınız varsa hanın alt katında gizlemiş bulunan tarihi lokantada, kendi ürettikleri ve şişeledikleri şıra eşliğinde güzel bir İskender kebap yiyip sonrasında bahçede çay içerek serinleyebilirsiniz.
Aldığımız enerjiyle Koza Hanı terk edip Ulu Camiye yöneliyoruz. Belediye binasının karşısında 1339 yılında Orhan Gazi tarafından yaptırılan Osmanlı’nın en eski Sultan Cami olan Orhan Bey Camiini görüyoruz.
1396-1400 yılları arasında Sultan Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Ulu Cami, İstanbul’un fethinden önce inşa edilmiş en büyük Osmanlı camisi olarak dikkat çekmekte. Yirmi kubbeli caminin dikdörtgen bir planı ve üç tane giriş kapısı var. Caminin içerisinde sırtında tulum ilaçlama yapan bir zatla karşılaşıyoruz. Cami, işlemeli taç kapısı, süslü minberi, ceviz ağacından müezzin mahfili ve güzel mihrabıyla dikkat çekmekte.
Arada kapalı Çarşı’ya geri dönüşler yapıp ardından Atatürk Caddesi’nden Kültür Parka yöneliyoruz. Sol yanımızda yukarıda 25 metre yüksekliğe sahip 1906 yılında inşa edilmiş altı katlı saat kulesi görünüyor. Zamanımızın tükenmeye başlamasıyla birlikte yukarıda bulunan ve içerisinde ayrıca Osman Gazi ve Orhan Gazi Türbeleri bulunan Tophane Parkına gitmiyoruz. Parkta çınar ağaçlarının gölgesinde muhteşem bir Bursa manzarası görülebilir. Parkın daha üst tarafında M.Ö. I inci yüzyılda inşa edilen ve sonrasında Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde elden geçirilerek onarılan iki kilometre uzunluğundaki surlarıyla Bursa kalesi bulunuyor.
Bir süre sonra, bir açık hava parkı için yine Belediyenin ilginç bir uygulamasıyla bilet alıp parka giriyoruz. Lokanta, çay bahçesi, yapay göl ve lunapark bulunan parkta bir tur atıp Merinos tarafından minibüse binip gecikmemek için garaja yöneliyoruz.
Bursa’da bizim gezmediğimiz ve değinmediğimiz yerleri de kısaca anacak olursak:
Arkeoloji Müzesi: Kültür Park içerisinde yer alan müzede Bithynia ve Mysia bölgelerinde bulunmuş, M.Ö. üç binli yıllardan Bizans Dönemi sonlarına kadar uzanan tarihsel yelpazedeki eserler sergilenmekte.
Atatürk Müzesi: Çekirge Caddesi üzerindeki üç katlı köşk kente yaptığı ziyaretler sırasında Atatürk tarafından kullanılmış.
Bursa Kent Müzesi: Heykel semtinde, Atatürk Heykelinin arkasında yer alır. Kentin kültürel, sosyal ve ekonomik gelişimi anlatılmaktadır.
17 inci Yüzyıl Osmanlı Evi Müzesi: Muradiye Semtindeki medresenin karşısında bulunan evin yerinde daha önce II inci Murat’a ait bir köşk bulunduğu sanılmaktadır.
Ormancılık Müzesi: Çekirge Caddesi’nde, Türkiye’nin Ormancılık temalı ilk umanlık müzesidir. Burada yer alan 16 milyon yıllık hayvan fosili özellikle dikkat çekmektedir.
Uluumay Osmanlı Halk Kıyafetleri ve Takıları Müzesi: Şair Ahmet Paşa Medresesi içerisinde yer alır.
Ofaş Bursa Anadolu Arabaları Müzesi: Müzede tarihsel sıra içerisinde 2600 yıllık taşıtlardan, ‘kupa’ adlı Roma arabasına, ilkel at arabaları ve kağnılardan 20 inci yüzyılın modern örneklerine kadar birçok araba ve eser sergilenmektedir.
İnebey Medresesi (Yazma Eserler Kütüphanesi): Binada eski harita ve yazma eserlerin yanı sıra, ilk Türk matbaacısı İbrahim Müteferrika döneminden Cumhuriyet dönemine denk Osmanlıca basılmış eserler araştırmacılara sunulmaktadır.
Muradiye Külliyesi: Külliye özellikle, 1424-1426 yılları arasında Sultan II. Murat tarafından yaptırılan Muradiye Camii ile dikkat çekmektedir.
Otobüste çok yakın geçmiş fiilde çektiğimiz görüntülere bakarak, iki gün içerisinde yaptığımız uzun yolculuğu, üzerinde çok da düşünülmeden rastgele karelerde yakalanmış anlarla yineleme olanağı buluyoruz.