Skip to main content

Geleneksel Zurhane sporu

Zurhane sporuna ilişkin olarak, İran’ın İslam öncesi dönemine ait, taş üzerinde, tarihi eserlerin cephelerinde, arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan çeşitli nesneler üzerinde de olsun, bugün elimizde geçerliliği olan hiçbir yazılı kanıt bulunmamaktadır. Günümüze kadar ulaşmayı başaran bilgi kırıntıları, daha çok askeri zaferler ve savaş kahramanlarına ilişkindir.

 

Buna karşın bazı işaretler, savaşa hazırlık, askeri birliklerin eğitimleri için uygulanan bu sporun söz konusu dönemde bize var olduğunu göstermektedir. Eğitimler kapsamında askerlerin kullandıkları oldukça ağır malzemeler, fiziksel yeteneklerin geliştirildiği basit bir çalışmadan çok yoğun bir askeri eğitimin uygulandığı tezini doğrulamaktadır.

İran’a özgü bir gelenek olan, zurhane’ler ya da “kuvvet evleri” , çok özel sportif ve kültürel geleneklerin sürdürüldüğü yerlerdir. Özellikle işlek mahallelerde inşa edilen zurhaneler, İslam öncesi ve Şii etkilerinin birbirine karıştığı, erkeklere özel ve çok tertipli sporcuların gösterilerine ev sahipliği yapmaktadır. Ahemenişler döneminde Darius’un hükümdarlığı sırasında, gençler savaş sanatları uygulamaya özendiriliyordu. Bu gelenek, kuvvet evleri yoluyla yavaş yavaş süreklilik kazanmış ve kurumlaşmıştır. Bu arada söz konusu mekanlar arena ya da dövüş mekanları olarak değil, her şeyden önce fiziksel ve kültürel ifade alanları olarak kabul edilmelidir.

Öte yandan, Zurhane sporunda kullanılan malzeme (“kabbadeh” adı verilen küçük halterler, demir halka ve lobut gibi) ve ssilahlar arasında büyük benzerlikler vardır. Aynı şekilde, Zurhane’de beden hareketlerinin koordinasyonu ve sporcuları cesaretlendirme işlevi gören davullar da eski savaş davullarıyla benzerlik göstermektedir.

Zurhane mekanlarına girebilmek için uygulanan bazı adetler

Zurhane mekanının, özellikle bu sporu uygulayanlar açısından kötülükten uzak, cömert, terbiyeli, alçakgönüllü, inançlı ve dindar, kısaca kusursuzun kusursuzu insanlara özgü olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir.

Zurhane’ye giriş, tevazu göstergesi olarak sporcu ve ziyaretçiyi girerken eğilmek zorunda bırakacak şekilde alçak bir kapıdan yapılmaktadır. Geleneksel olarak bu spor sabah namazından kahvaltı saatine kadar olan aralıkta yapılmaktaydı. Ancak son otuz yıldan beri, akşam yemeğinden en az iki saat sonra olmasına özen göstermek kaydıyla bu sporun akşamları da yapılmaya başlandığı görülmektedir. Zurhane “mürşidi”, mekana giren sporcuya seviyesine (eskiliği, başarıları v.b. gibi…) ölçüsünde gerçekleşen bir ritüel çerçevesinde saygısını gösterir. Aynı şekilde, davuluyla sporculara hoş geldin demek ve üst düzey şampiyonlar için topluluğun dikkatini çekmek üzere elindeki zili çalmakla yükümlüdür.

Çoğunlukla deri kisveler giyinmiş sporcular diz çöküp zemini ve spor malzemesini, bir başka deyişle halterlerini, “kabbadeh” ve büyük taşı” öpmelidir. Bu görevi kolayca yerine getirebilmek için sporcu sağ elini dudaklarına götürüp öpebilir ve ardından elini zemine dokundurur. Yaptığı bu hareketi mekanı terk ederken de tekrarlamak zorundadır.

Yeni başlayanlarla eskilerin aynı unvanda olduğu topluluğu çalışmalar sırasında sporcuların en kıdemlisi yönetir.

“Mürşit” minderin merkezinde kendini göstermesine izin vermeden önce, kendini tanıtacak sporcunun eskilerin rızasını alması gerekmektedir.

Oldukça karanlık bir ortamda ve duvarları eski sporcuların zamanla ve terle sararıp yıpranmış fotoğrafları, on iki imamların ve ünlü İranlı şairlerin resimleriyle kaplı bir salonda gerçekleşen çalışma süresince “Mürşit” yüksek sesle, özellikle Firdevsi’nin Şahname’sinden alınmış eski şiirler okur ve sporcuları yüreklendirir.

Günümüzde zurhaneler ve bu mekanlarda gerçekleştirilen seremonilere artık az rastlansa da, İran tarihinin belli bir döneminde buraları, Arap istilası sırasında ulusal direnişin simgesi haline gelmiş olan kutsal ve özel yerlerdi. Halkın İslam’ı kabul etmesiyle birlikte bu direniş, Sünniliğin karşısında Şiiliğin değerlerinin desteklenmesine doğru yönelerek hızla yön değiştirecektir. Pehlivanlarda cesaret, özveri ve erdem gibi bazı ahlaki değerler olduğu gibi on iki imamlara ve peygambere mutlak bağlılık şarttı. Bugün zurhane yeniden popülerlik kazanmışsa da, bu kuruma yerleşik iktidarlar tarafından her zaman hoşgörüyle bakılmamıştır. Şiiliğin yeniden devlet dini haline geldiği safevi hanedanlığı devrinde Zurhane Sporu doruk noktasına ulaşmıştır. Bu dönemde, hemen hemen tüm köylerin kendi zurhaneleri bulunmaktaydı. Safeviler, el sanatları sanayine yeni bir soluk katarak ve kültürel gösterileri teşvik ederek, İran’da geniş anlamıyla büyük bir sanatsal yeniden doğuşa neden olmuşlardır. Ardından bu kurum gittikçe yok olmaya başlamış, ama dini içeriğinden çok, bu etkinliğin İran’daki derin köklerinden ve buna bağlı gelişen milliyetçilikçe ilgilenen Pehlevi hanedanlığı tarafından XX inci yüzyılın başlarında yeniden canlandırılmıştır.

Pehlivanlar (sporcular)

Jimnastikten farklı bir şekilde, kuvvet evlerinde uygulanan egzersizler, özel ritüeller, sınamalar ve bazı ahlaki ve dini kurallara uymayı gerektiren kolektif bir spor oluştururlar. Her bir egzersiz, herkes tarafından aynı düzen ve aynı ritim içerisinde yapılması gereken belli hareketlerden oluşur. Kullanılan araçlar sadedir ve zurhanenin sınırlı alanına uyarlanmış eski silah modelleri üzerine kurgulanmıştır: küçük tahtalar ve karaağaçtan ağırlıklar 4 ila 40 kilo arasında değişen ve özellikle esneme egzersizlerinde kullanılan ağır lobutlar. Çevresine metal diskler bağlı olan demir halkalar ve diğer ilkel aletler güçlerini olduğu kadar sporcuların acıya dayanıklılıklarını da ölçmeye yaramaktadır. Seans sonunda gerçekleştirilen bir başka egzersiz ise, biraz Mevleviler tarzında kollar yana açılmış ve gergin olduğu halde kendi ekseninde dönmeyi gerektirmektedir. Uygulama sırasında sporcular, mürşidin ritmine uyarak sekizgen çukurluğun merkezine yerleşip, oldukları yerde dönmeye başlamak için izin talep ederler.

Günümüzde, bu bin yıllık geleneklerin artan bir şekilde unutulması, bu ata sporunu uygulayanların sayısının hızla azalmasına yol açmaktadır: seçkin sınıflara üye birçok İranlı ne yazık ki ülkenin en işlek mahallelerinde yüzyıllardan beri ayakta kalan zurhanelerin varlığından dahi habersizdir.

(La Revue de Téhéran dergisinin Ağustos 2006 tarihli 9 uncu sayısında Hüseyin Kohandani ve Ağustos 2007 tarihli 21inci sayısında Behzat Haşemi imzalarıyla Fransızca yayınlanan yazılardan derlenmiştir.)