Skip to main content

Yalova termal

 

 Güdük yaşamları boyunca ‘elinin altındaki’ yakın akrabaları dışında karşı cinsle temas olanağı bulamamış yaban erillerin sıradan ‘hararetiyle’ zaten sıcak olan suyun birkaç derece daha artan ısısında, açık havadaki ‘termal’ havuzda, doksan dakikası 22.-TL’ye kalça temasında şifalı suya girmek. ‘Dışarıdan yiyecek ve saç kurutma makinesi getirmek yasak’. Paklanırken, şifa görürken aynı zamanda toplumsallaşmak. Hem de vadiyi kapatan devasa ağaçlara gizlenen kuş sesleri ve ortama çok uygun düşen bir ‘orman’ orkestrası eşliğinde…

 

 

1600 yıl önce Bizans İmparatoru Konstantin kaplıcalara ilk tesisleri yaparken ufak tefek mütevazı yapılarla yetinmiş olmalı. Osmanlının son dönemlerinde ise birbirinden ayrı küçük şirin köşkler ve hamamlar yapılmış. Buranın başına ne geldiyse özellikle Cumhuriyet dönemiyle birlikte gelmiş. Beton binalar, oteller, havuzlar, beleş milletvekili lojmanları, personel lojmanları…

 

Cephesinde Bizans döneminden kalma şirin küçük mermer stellerin kullanıldığı Osmanlıdan kalma tarihi hamamların hemen yanında duran Sağlık Bakanlığı’na ait tesiste arzu ederseniz ‘mayo, kese ve masaj hizmetleri’ de verilmekte. Dışarıdan gelenlerin ıslanan saçlarıyla üşüyüp zatürree olmamaları için saç kurutma makinesi bile düşünülmüş. Vücut sıcaklığının üzerindeki bir ısıya sahip suda uzun süre kalınca ‘bizimkiler’ kömür ateşinde közlenip havlu atmış patlıcana dönüyorlar. Gökçedere’de kaldığımız pansiyona nasıl ve hangi yoldan geri geldiklerini hiç anımsamıyorlar.        

 

‘Faydalı en iyi kaplıca’nın suyu kalsiyum, sülfat ve florür içeriğiyle zengin karışımlı termomineral sular sınıfındanmış. Romatizma hastalıkları, kireçlenme, mide ve barsak, cilt, idrar yolları ve safra kesesi taşları, siyatik, felç hastalıklarının tedavisinde olumlu etkisi olduğu söylenmekte; beni son günlerimde hevesli bir çırpınmayla devindiren koşma hastalığına da iyi gelir mi acaba? İçeriğinin farklılığı nedeniyle mide suyu, göz suyu ve ayak suyu olarak adlandırılan çeşitli suları var. Dileyen, sudan hayır bekleyen vatandaşlar gözünü, ayağını ya da midesini merhem olması için şifalı suya bandırmakta serbest.

 

Atatürk köşkünün elli metre ilerisinde, buraya arınmaya gelen yurttaşlara çay ve gözleme hizmeti sunan ahşap yapının yan tarafında ‘dinlenmeye alınan’ Bizans döneminden kalma kalıntılar, çöp kamyonunu bekleyen atıklar gibi üst üste alt alta dizilmişler. Sanki terk dertleri sıcak suya girmek olan insanların tadını kaçırmamak için özellikle gizlenmeye çalışılmışçasına, aynı çay bahçesinin arkasında duran yamaca oyulmuş hamam kalıntıları da müsait bir zamanda ‘ele alınmayı’ bekliyor. Vadide bulunan bir Herkül heykeli tesise giren çıkan konuklar tarafından daha yakından ve samimi bir şekilde görülebilsin diye Çamlık Otel lobisine alınmış. Burası birinci derecen doğal, arkeolojik ve tarihi bir sit alanı; 3600 dönümlük orman arazisine çevredeki ‘mahalleler’ de dahil mi acaba?       

 

Yalova’da ağaç kesmemek için köşkünü birkaç metre kaydırtan Atatürk’ün “burası geleceğin su şehri olacaktır” derken bugünkü halini kastetmediği kesin. Kaynağın bulunduğu kısımdaki düzensiz tesislere karşın nispeten varlığını koruyabilmiş doğal yapı, ormanın içerisinde mantar gibi biten çevre mahallelerde yerini dur durak bilmeyen dizginsiz bir betonlaşmaya bırakmış. Oteller, pansiyonlar, diskolar… Samanlı dağlarının yemyeşil doğasının içine eden mahallelerde çok katlı ve denetimsiz yapılaşmayla yatak sayısı bireysel girişimcilerin yaratıcı çabalarıyla çoğaltılmaya çalışıyor.

 

Önceden tasarlayarak, bir hafta sonumuzu buraya gelmek üzere ayırdığımız için, yaptığımız ön hazırlığa göre hareket ediyoruz. Bu nedenle deniz otobüsü ile Yalova’ya varır varmaz hemen 5 kilometre ötede yer alan Samanlı Köyündeki Karaca Arboretumuna gidiyoruz. Termal dolmuşları buranın hemen önünden geçiyor. Saksıda çeşitli bitkilerin satışının yapıldığı yapının içerisindeki bayan arboretumu gezmek istediğimizi söyleyince kişi başı 10.-TL ödememiz gerektiğini söylüyor. Çocuklar için indirim varmış. Şu saatte olur, bu saatte olmaz denildikten sonra, tarife olarak uygulanan giriş ücreti Arboretumun internet sitesinde ‘gönlünüzden ne koparsa havasında’ herhangi bir rakam belirtilmeden vakfa bağış olarak anılıyor. Yan binadan gelen uzun saçlı güzel genç kızın rehberliğinde yirmi dakikalık ‘rehberli gezimiz’ vakıf başkanı Karaca Beyin ikametgahının yanı başından başlıyor. Önce kısaca Türkiye’nin ilk özel arboretumunun tarihçesini anlatıyor bize.

 

Arazi 1948 yılında baba Karaca tarafından satın alınmış. Sonra da 1980’li yıllara doğru Hayrettin Beyin çabalarıyla yavaş yavaş arboretum oluşmaya başlamış. Yemyeşil çimenlerin arasına serpiştirilmiş ağaç ve ağaçcık adaları arasından geçerek eskiden yapılmış önünde havuz, küçük şelaleler ve pınarlar bulunan yıkık dökük ahşap bir kulübeye ulaşıyoruz. Genç güzel Bayan sırası geldikçe tek tek bitkiler hakkında bizi bilgilendiriyor. Arboretum içerisinde zengin bir meşe, akçaağaç, çam ağacı koleksiyonu var. Özellikle çeşitli egzotik tür ve alt türleriyle akçaağaç koleksiyonu çok dikkat çekici. Çok istemeden de olsa rehberimizin yanından sıklıkla ayrılıp fotoğraf çekmeye çalışıyorum.

 

Sığla (Amber ya da Günlük) Ağacı, doksan metre boya ulaşabilen bir tür sekoya olan Mamut Ağacı, Gingko ve Demir Ağaçlarını yakından inceliyoruz.

 

Şirin rehberimize teşekkür ettikten sonra, Arboretum önündeki iki yanı ağaçlarla kaplı daracık yoldan yeniden minibüse binip 8 kilometre ötedeki Termal’e gidiyoruz. Pansiyona yerleşip termal kaynağın bulunduğu yere yürüyoruz. Ana kız Atatürk Köşkünü ve ikinci katında ülkenin geleceğiyle ilgili toplantıların yapıldığı geniş içki masasının bulunduğu mekanı gezerken ben bahçedeki kurt köpeğiyle oynaşmayı seçiyorum. Öğleden sonra yine ikiye ayrılıyoruz.

 

Bayanlar yukarıda ‘faydalarını’ aktardığım açık havadaki termal havuza giriyorlar. Ben ise spor giysilerimi kuşanıp, günlük antrenman niyetine ‘keşif’ için buradan 7 kilometre uzaklıktaki Su Düşen Şelalesine koşuyorum. 1981 yılında yapılan Gökçe Barajı gölünün yanındaki yoldan rampayı tırmanmaya başlıyorum. Gökçe Barajının yeşilliklerle dolu güzelim kıyısı ‘su havzasının’ korunması için baştan başa tel örgülerle çevrilmiş. Halbuki gölün çevresinde yapılacak, yer yer banklarla düzenlenecek güzel bir yürüyüş ve koşu (ve hatta bisiklet) parkuru termale gelenler için çok güzel bir seçenek olabilir.

 

Yokuş yukarı, önce yeşilin orta yerinde devasa betonarme bir otel, sonra da bölgedeki diğer mahalleler arasından yavaşça tırmanıyorum. Son mahalleden sonra yol biraz daha insaflı bir hale geliyor, mevsim dolayısıyla yemyeşil ormanın içerisine iyice dalıyorum, artık ortamda daracık yoldan başka insanoğlunu anımsatan hiçbir iz yok. Çok az aracın geçtiği yolda önce eğim azalıyor ve bir süre sonra iki tepe arasına sıkışarak inişe bile geçiyor. Ancak her inişin bir çıkışı olduğundan şimdiden dönüş yolunun sıkıntısını duyumsamaya başlıyorum. Birkaç keskin dönemecin sonunda sola doğru aşağıya kıvrılan bir toprak yol beni Su Düşen Şelalesi’ne ulaştırıyor.

 

Daracık vadideki ağaçlar arasına sıkıştırılmış piknik masaları, gözlemeci, çay bahçesi ve mangal alt yapısı mevcut. Su 24 metre yükseklikten düşüyormuş. Çevresi ve bizzat şelale olarak da Erikli’ye göre çok daha iddiasız bir yer. Çevreye bir göz atıp hiç durmadan geri dönüşe geçiyorum. Dönüşte yukarıdan Marmara Denizi ve Yalova manzarası daha rahat görebiliyorum. Su Düşen Şelalesine gelmeden önce yine ana yoldan ayrılarak gidilebilen ve yöre insanlarının Zindan adını verdikleri çok daha geniş ve derin bir havuza sahip, doğal bir şelale daha varmış. Ama burayı koşarak değil de yavaş yavaş yürüyerek bulabileceğimin farkındayım.

 

Yaklaşık bir saat kırk beş dakikada gelip gittiğime göre yarın ne kadar da yavaş yürüsek en çok dört saatte gidip gelebiliriz diye hesaplıyorum. Çünkü Termal’den şelaleye minibüs yok. Yalnız dik rampada biraz zorlanacağımız kesin.

 

Bizimkilerin de gelmesiyle çok iddialı olmayan balkonun önündeki yaşlı cevizin parlak yeşil yansıması altında, evcil yanı ağır basan varlıklar olarak deplasmanda ‘oda keyfi’ yapıyoruz.

 

Derin uykudaki bol mineralli düşler sonrasında hafif çiseleyen güzel bir sabaha uyanıyoruz. Dünkü sıcak su şokunun ardından, hemen ormanın kıyısında olmamıza karşın bizimkiler pek doğa yürüyüşü yapma taraftarı değil. Israrcı olmuyorum. Ayrılmadan son bir kez bedenlerimizi suya bulayıp geri dönüşe geçiyoruz.

 

Deniz otobüsü saatine daha çok olduğundan, ara sıra atıştıran yağmurun altında ıslanan otların ve çiçeklerin mis kokusunda minibüs yerine yürüyerek dönüyoruz. Yalova merkeze az kala yol kenarındaki çalılıklar arasında büyük bir demet sarmaşık topluyoruz. Akşama yemekte yumurtalı sarmaşık var. Yalova sahilinde çay içip Pazar ortamında kıyıya dolaşan dingin halkı izledikten sonra havalimanı terminalinden aşağı kalır yanı olmayan vapur iskelesinden deniz otobüsümüze biniyoruz. Yalova, Çınarcık çevreleri, Samanlı Dağları, doğal güzellikleriyle ve İstanbul’a yakınlığıyla çok farklı seçenekler sunuyor. Daha farklı bir tarzda da olsa buraya tekrar gelince, daha önce Erikli’de yaptığımız yürüyüş ve kampı yinelemek isteği baskın çıkıyor.