Skip to main content

Otostopla Şile'den Sarp'a

Karadeniz sahil yolunun olmadığı zamanlar...

Beş katının tümü de serbest genelev olarak işletilen ve geçirdiği sarsıntılı günlerin ardından yeniden ‘yapılanan’ yeraltındaki biricik ilk evimizin 15 numaralı dairesinde bulunan Yöneticiye beş aylık aidatımızın karşılığı olan 68.500.-TL’yi ve irtibat için Nurdan Annenin telefon numaralarını bırakıyoruz. 

 

 

Öyle eksiksiz bir hazırlık yapmış değiliz. Yıl 1991. Pürtelaş akan bir çağda yuvarlanarak ağır aksak ilerleyen gençlik yıllarımızın tam orta yerindeyiz. Henüz ortalıkta internet, cep telefonu gibi akıl kanırtan ‘vazgeçilmez’ teknolojiler yok.

 

Önceden ana hatlarıyla tasarladığımız güzergahımız üstünde bulunan, daha tam anlamıyla henüz ATM’leşmemiş Bankamatiklerin listesini çıkartmışız: Amasya, Bafra, Ereğli, Giresun, Karabük, Ordu, Rize, Samsun, Trabzon, Zonguldak. Bin küsur kilometrede topu topu sadece on para makinesi.

 

Elimizde DASPORT’tan ithal kumaştan dikilmiş,  yerli yapım 25 yıldır hala kullanmaya devam ettiğim taş gibi bir 80+25 litre, diğeri ise Beyazıt’taki Polonya Pazarından aldığımız yaklaşık 30 litrelik basit bir model olmak üzere, biri kırmızı, diğeri haki iki sırt çantası var. Üç kişilik, iki mevsimlik iddiasız bir çadır.  Ayaklarımızda normal tenis spor ayakkabılar, sırtımızda yazlık giysiler. Atatürk Kitaplığında, çoğu sayfası yaramaz öğrenciler tarafından jiletle ‘aşırılmış’ ansiklopedilerin geri kalanından ödünç alınmış yurdumuza ait pek de güncel olmayan bölük pörçük bilgiler.

 

Yaşandığı anda bizim için ilk kez oluyormuş gibi ‘olağanüstü’ bir heyecan yaratan, edebi kaygılarla ya da bezemelerle kaleme döküldüğünde ya da anımsandığında aynı geniş zamanda birbirinin benzeri sıradan tümceler. Oysa her bir adımı aynıyla anımsandığında, bugünkü ‘içi geçmiş’ halimizde bile coşku uyandıran anlıklar.     

 

Ben iki yıl önce askerden dönmüşüm. Bir yıl boyunca yaptığım temsilciliğin ardından iş alanında ‘güven’ yoksunu ilişkilerden yorulmuşum. İkimiz de çalışmıyoruz. Henüz çocuk engeli yok. Yakın zamanda geçirdiğimiz ağır kazanın varoluşumuzu kavrayışımızda yarattığı depremin ardı arkası hiç de kesilmeyecek artçı sarsıntıları sürüyor. Yorulmaya, yıpranmaya başlayan tüm bağları yüzüstü bırakıp, derin bir nefes almak üzere ‘ortadan kaybolmanın’ tam zamanı. Benim için sonraları sık sık başvuracağım bir gerekçelendirmenin, daimi göçer ruh halinin belki de ilk başlangıçları…

 

18 Mayıs 1991 Cumartesi :

 

Beşiktaş takımının kalecisi Engin, Toni Schumacher’i iki puanla aşıp yılın kalecisi seçildi.

 

Yağmurlu bir gökyüzünü geride bırakıp, bizi vapura aktaracak iskeleye hafif ıslanarak yetişiyoruz. Üsküdar’da AKSARAY Oruçgazi Ortaokulunun izci grubuyla birlikte Şile otobüsüne biniyoruz. Ağva yolu üzerinde, Hava Kuvvetleri Üssünün yanından yürüyüşe geçiyoruz. Teke yolu yerine sahilden giden yolu izlemeyi tercih ediyoruz. Askeri birliğe yiyecek taşıyan bir Bedford, orman içine dalmadan bizi yol üzerinde bırakıyor. Kızıyla birlikte eve malzeme taşıyan bir beyin aracı bizi Kabakoz Köyüne kadar taşıyıveriyor. Otostop yapmanın en zevkli yönlerinden biri olan traktör sırtından İmrenli ve Akçakese’nin yeşilliklere gizlenmiş ahşap evlerini izliyoruz.

 

Karacaköy’de inerken, vatandaşlar bölgede düzenlenen bir Rally yarışıyla ilgili olarak bizi bilgilendiriyor. Köyün insansız kahvehanesinde soluklanıp bir şeyler atıştırıyoruz. Trafiğe kapalı olduğunu anlayamadığımız yola koyulup biraz ilerledikten sonra arkamızdan gelen ve yanımızda duran Jandarmaya ait bir Range-Rover’deki Astsubay Üstçavuşun samimi davetiyle resmi araca biniveriyoruz. Yol kesilmek üzereymiş, araç bulmamız oldukça zor olacakmış... Araç yarış nedeniyle yol boyunca güvenlik alacak devriyeleri taşıyor. Bozgaca Köyü’nde iki devriye ile birlikte bizi de bırakıveriyorlar. Şuayipli, İsaköy, Ağva-Teke yol ayrımı üzerinden Ağva’ya varış. Sahildeki lodos çöpleri arasındaki kuru tahtalardan yaktığımız ateşin ışıltısında, Yeşilçay’dan süzülen çeşitli boylardaki sivrisinekler dansa başlıyor. Kumsalın gerisinde, yola daha yakın duran, daha ‘yerleşik’ görünümlü bir çadır/barakadan gelen daveti geri çevirmeyip yalnız adamın ziyaretine gidiyoruz. Boncuklarla harikalar yaratan İzmitli alkol düşmanı eski bir alkoliğin dağınık anılarını dinlerken bir demlik çayı bitiriveriyoruz.

 

Geniş kumsala kurduğumuz çadırın tentesini şenlendiren yağmurun fısıltısıyla ilk gecemizi geçiriyoruz. Akşam yakın çevremizde yiyecek arayışında olan köpekler dolaşıyor.

 

 

 

19 Mayıs 1991 Pazar :    

 

Üç gün önce ekip otosu içerisinde otomatik silahla taranarak öldürülen polis memurları Hasan Erkal, Hüseyin Kavak ve evinin önünde infaz edilen emekli komiser Şamil Kasap toprağa verildiler.

 

Kandıra yolundaki yürüyüşümüze yorulunca ara verip bizi alacak bir aracın geçişini beklemeye koyuluyoruz. Tek tük geçen araçlar arasından bir R12, bizi Akçaova’ya bırakıyor. Buradan geziye çıkan gazete çalışanlarına ait bir midibüs, arkamız dönük yürümeye devam ederken, işaret yapmamamıza karşın bizi geçer geçmez duruyor ve gitar eşliğinde Yorum’lu Yeni Türkü’lü şarkılarla şenlenerek yol alıyoruz. Başka bir araçla Cebeci’ye ulaşıyoruz. Islak zeminde çamura batmamak için Akçabıyık üzerinden doğal ve ormanlık bir araziden geçerek yaklaşık üç kilometre ötedeki Kefken’e yürüyoruz. Bedenimiz ağır sırt çantalarına henüz alışmadığı için sırtımız ağrıyor ve çok yoruluyoruz. Kerpe koyunda sığ denizin gerisindeki kumsalda kayıkların bulunduğu yere çadırımızı kurup alışveriş yaptıktan sonra karnımızı doyuruyoruz. Havanın kararmasına yakın feci bir sağanak bastırıyor. Zemin kum olduğu için sorun olmamakla birlikte, hiç de profesyonel olmayan çadırımızın dikiş yerlerinden yapacağı uygunsuz bir sürprizden çekinerek, henüz vakit varken plajın hemen gerisinde, boş yazlıklardan birinin üstü kapalı verandasının seramik zeminine taşınıyoruz. Sonradan öğrendiğimize göre buranın sahibi Sami Beymiş. Yağmur hız kesmeden sabah yediye kadar devam ediyor. Zemin çok sert...

 

 

 

20 Mayıs 1991 Pazartesi :

 

Fransa’nın Marsilya kentinde Korsika’nın bağımsızlığı için mücadele veren FLNC (Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi) bir inşaat şirketinin merkezine bombalı saldırı düzenledi.

 

Sabah 08.00’e doğru ancak toparlanabiliyoruz. Bir market sahibinin aracıyla Kefken’e geliyoruz. Güzergahımız açısından kestirme olan Kefken-Karasu karayolunun hiç işlek olmadığı, hatta bir kesiminden sonra bozuk asfaltın stabilize olarak devam ettiği, bu güzergahta bizi alabilecek bir araçla karşılaşmamız olasılığının çok az olduğu istihbaratını alıyoruz. Tavsiyelere uyup önce Kaynarca’ya oradan da Cebeci’deki Kavaklı Pansiyonun sahiplerinin Murat 124 aracıyla Sakarya’ya 10 kilometre kadar yaklaşıp Karasu yol ayrımına ulaşmayı başarıyoruz. Göktepe köyüne kadar bir mandıraya ait kamyonetle oradan da Ferizli üzerinden 13.45’te nihayet Karasu’ya giriyoruz. Hükümet Konağı önünde ertelenen tipik bir taşra 19 Mayıs gösterisine tanık oluyoruz. Bizi buraya kadar taşıyan Sadık YILMAZER ile vedalaşıp ayrılıyoruz. Danışabileceğimiz bir Turizm Bürosu yok. Kır Konfeksiyonun sahibi Burhan Kır Bey bize bundan çok daha fazlasını sunuyor. Çantalarımızı dükkanda bırakıp arada tek tük eski ahşap evlerin bulunduğu tek katlı yapıların oluşturduğu Yenimahalleyi geziyoruz. Ancak ne yazık ki önümüzden kızıla dönmüş bir çamurla akan Sakarya Nehri bütün kirliliğini buranın kıyısına taşımış: şişeler, plastik atıklar, çöpler…  Nehrin bu kesiminin iki yakasına balıkçı tekneleri sığınmış. Balıkçıların kimisi ağları tamir edip elden geçiriyor, kimisi ise dizel motorların bakımını yapıyor. Nehrin karşı tarafı İhsaniye Köyüne bağlı. Köy merkezi biraz içeride yer alıyor. Bir ara 7 kilometre ötedeki Denizköy’e gitmek için niyetleniyoruz ama sonra yoldan araç geçmediğini fark edince Yenimahalle’ye geri dönüyoruz. Kıyıda çok geniş, upuzun bir kumsal olmasına karşın Sakarya’nın buraya taşıdığı kirlilik hiç de iç acıcı bir görünüm sunmuyor. Belki yazın nehirle buraya sürüklenen suların ortadan çekilmesi kumsalın da mevsim itibariyle temizlenmesiyle görünüm biraz daha düzeliyordur. Karasu’ya geri dönüp pazarı geziyoruz ve adam başı 5.000.-TL’ye birer Karadeniz pidesi yiyoruz. Burhan Beyin oğlu Türker bize kıyıdaki evlerinin bulunduğu yeri tarif ediyor. Öğretmenler Sitesindeki yapının deniz tarafına çadırımızı kuruyoruz. Burhan Bey daha sonra yanımıza gelip yazlık evlerinin anahtarını bize verse, hatta merkezdeki evlerine dahi davet etse de sadece çorba pişirmek için ocaklarını kullanıp yine çadırda kalmayı tercih ediyoruz. Konuksever Burhan Beyin eski Karasu TÖBDER ve TÖS Başkanlığı görevlerini üstlendiğini öğreniyoruz. Gece Türker ve arkadaşlarının geniş kumsalda yaptıkları kalkan balığı avına eşlik ediyorum. Kasıklarına kadar uzanan lastik çizmeler giymiş iki kişi kumsal boyunca ellerinde zıpkın ve fenerle yürüyerek avlanıyor. Havanın kararmasıyla sahile inen kalkan balığı üzerine basıldığında hareketsiz kılınıyor ve zıpkınlanıyor.

 

 Akşam bir ara yine yine yağmur yağıyor. Artık bu duruma iyice alışmaya başlıyoruz.             

 

 

 

21 Mayıs 1991 Salı : 

 

Polisin Hasanpaşa ve Beylerbeyi’nde yaptığı operasyonlarda biri kadın iki kişi öldürüldü, sekiz kişi yakalandı. 

 

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş maaşını az bulduğu için iki aydır maaşını almıyor.

 

Anahtarları Türker’e teslim ettikten sonra Karasu sapağına kadar yol alıyoruz. Kocaali yönüne devam ediyoruz. Önce traktör ardından da bir zabıta aracıyla Küçükboğaz Gölünün kıyısına, oradan da başka bir araçla Kocaali’ye varıyoruz. Yenimahallenin başka bir kopyası olan Melenağzı’nda fazla oyalanmadan kıyıdan içeriye doğru giren yolda yürüyoruz. Ahşap evli köyler aşıyoruz. Akçakoca’ya varmadan Karaburun adında küçük bir koyu da olan şirin bir köyü geziyoruz. Burada bir kamping de var ama durmuyoruz. Akçakoca’da yüklerimizi Turizm ofisine bırakıp, yine şansımıza denk geldiğimiz pazarı da gezip Değirmenağzı’daki karayolu köprüsü üzerinden Ceneviz Kalesine geliyoruz. Yapının yakın çevresinde korkunç ve çirkin bir yapılaşma başlamış. Akçakoca’ya geri dönüp Kumpınar’ı (Köroğlu) aramaya koyuluyoruz. Ama terk edilmiş, suyu akmayan kamp yerleri dışında kalabilecek bir yer bulamayınca bizi almayı kabul eden bir Volksvagenle Alaplı’ya kadar ulaşıyoruz. Tavsiyeleri dinleyleyip Dr.Selahattin’in yanındaki bungalovun önüne yerleşiyoruz. Kırık pencere camından kolumu uzatıp içeriye giriyoruz ve üst kattaki muhteşem deniz manzaralı balkona çadır kuruyoruz. Sular akmıyor. İlerideki bir evden mataramı dolduruyorum. Ev sahibi bayan üstüne ödül olarak bahçeden koparılmış bir tutam taze soğan da veriyor. Dönüşte Dr.Selahattin’in köpeklerine kemik getiren bekçiyle sohbet ediyoruz. İçine ‘sızdığımız’ kulübe kimseye ait değilmiş ve bazen yazın jandarma tarafından kullanıyormuş. Kapıyı arkasına koyduğumuz bir sandalye ile sıkıştırıp, hemen arkadaki yoldan gelen kamyon gürültülerine karşın güzel bir uyku uyuyoruz. Gece yine yağmur var. Düşte mi gerçekte mi?Önemi yok, nasıl olsa korunaklı bir yerdeyiz.

 

 

 

22 Mayıs 1991  Çarşamba :

 

Hindistan eski Başbakanı ve Kongre Partisi lideri Rajiv Gandi, seçim gezisi sırasında düzenlenen bombalı suikast sonucunda öldürüldü.

 

Alaplı Jandarma Kulübesinden çıkışımız yağmurla oluyor. Daha da fazla ıslanmamak için Alaplı Belediyesi’ne ait bir otobüse arka kapıdan itiş kakış zorla binip Ereğli’ye geçiyoruz. Arkadan elden ele gönderdiğimiz 5.000.-TL ile ücretimizi ödüyoruz; sabahın köründe işlerine gitme telaşı içerisindeki emekçiler ‘yerli aylak gezginleri’ yorgun gözlerle, biraz da sorgulayarak süzüyorlar. Yolculuk ücretinin kişi başı 2.000.-TL olduğunu öğreniyorum ama önden para üstü gelmiyor. Şoföre sorduğumda paranın tümünü aynen kumbaraya attığını söylüyor. 67 AD 656 – 08.15 Alaplı çıkışlı 4 nolu araç (şikayet için not alıyorum). Ne kadar önemli bir durum değil mi?

 

Yağmur daha da hızlanıyor. Önce bir pastaneye sığınıyor, ardından çantalarımızı ÜSTÜN ERÇELİK Otobüs İşletmesi’nin yazıhanesine emanet ediyoruz. Kaleyi gezmek istiyoruz ancak sonradan Ereğli sırtlarında bulunan yapının ayakta kalan iki üç duvarının askeri alan içerisinde kaldığını öğreniyoruz. Bölgedeki nöbetçi asker uzaktan bakmakla yetindiğimiz yapıyı önceden yetkililerden izin alarak gezebileceğimizi söylüyor. Yine aynı bölgede ama askeri alanın dışında kalan Ceberrus Mağarası’nı aramaya koyuluyoruz. Çok da su geçirmez olmayan yağmurluklarımızdan sızan sular kot pantolonlarımızı ıslatıyor. Geri dönüp ilçenin merkezini geziyor ve Zonguldak’a doğru yola koyuluyoruz. Zonguldak Emniyet Otele Babamın da selamını ilettiğimiz Nuri Beyin yardımlarıyla yerleşiyoruz. Eşyaları bırakıp çok da uzakta olmayan Soğuksu Mahallesi’ne gidip Babamların eski komşuları Güneş Bey ve Gülsüm Hanımların evlerini aramaya başlıyoruz. Ancak kapısını çaldığımız ev sakinlerinin hiçbiri bu şahısları anımsamıyor. Mahalle TKİ’ye ait Lavuar tesisinin hemen yanında yer alıyor. Eski evleriyle sokağın yapısı pek bozulmamış gibi görünüyor. Taş merdivenlerin iki yanına dizilmiş evlerden birinin kapısının önünden ayrılırken, belki de bu ulvi görevin verdiği heyecanla önümdeki basamağı atlıyorum ve feci şekilde düşüp yuvarlanıyorum. Neyse ki kafamdan önce zemindeki taşlara çarpan dirseğim ve kolum kafamın yere vurmasına engel oluyor. Yaşamım boyunca çok sık karşılaşacağım “nerelisin” sorusuna verdiğim ve zaten tartışmalı sayılabilecek “Zonguldaklıyım”  yanıtını,  beynime aldığım bu darbeden sonra değiştiriyorum. Artık ne oralı, ne de buralı, Adalıyım…

 

Sonradan Babama göstermek üzere birkaç fotoğraf çektikten sonra, onun gençliğinde öğretim gördüğü Çelikel Lisesine doğru yamacın tırmanan yolu izliyoruz. Bir iki fotoğraf da burada çektikten sonra çarşıyı gezip Kozlu Belediyesine ait araçla Kozlu’ya gidiyoruz. Kıyı kesimindeki küçük hayvanat bahçesinin çevresi yeni düzenleniyor. Kozlu Üretim Bölgesinin hemen yanı başında, çöplüğün altındaki kumsalda, denizden dalgaların kumsala sürüklediği kömürleri toplayanlarla sohbet ediyoruz. İşsizlik ve geçim sorunu çoğu Zonguldak’ın yerlisi olan bu kişileri bu işe sürüklemiş. Çarşıda pilav üstü kuru yedikten sonra Zonguldak’a geri dönüp Maden-İş Genel Merkezinin giriş katında ve Yurt Yayınlarının Güzel Sanatlar Galerisindeki sergileri geziyoruz.

 

Ereğli’de beri dikkatimizi çeken bir konu da sosyalist basın ürünlerinin İstanbul’da olduğundan daha çok ve bol oranda gazete bayilerinde sergilenmesi oluyor.

 

 

 

23 Mayıs 1991 Perşembe :

 

Kadıköy Hasanpaşa’daki operasyonda infaz edilen Hatice Dilek Gülsuyu’nda bin kişinin katıldığı cenaze töreniyle toprağa verildi.

 

Sabah erkenden oteli terk edip tren garına yöneliyoruz. Kişi başı 5.000.-TL’ye aldığımız biletle sahilde çoğunlukla tünel içerisinden geçip, Kilimli-Çatalağzı-Türkali-Hisarönü-Çaycuma-Gökçebey-Yenice üzerinden Karabük’e varıyoruz. Aklımızda Filyos Çayı kıyısındaki Hisarönü’nde inip kamp kurmak vardı ama buranın bunun için çok uygun olmadığını görünce vazgeçiyoruz. Karabük ilçesinin merkezinden geçip, Demir-çelik tesislerinden çıkan boğaz yakıcı dumanı koklayarak Safranbolu yoluna çıkıyoruz. Bize yardımcı olmak için yolu üzerinde olmamasına rağmen bir araç bizi Safranbolu Turizm Bürosunun tam önüne kadar bırakıyor. Henüz o dönemlerde “Turizm ekonomisi” adına yapılan bilim dışı müdahalelerle özgünlüğünü yitirmemiş Safranbolu’nun insanla iç içe ‘yaşayan’ ve soluyan sokaklarını geziyoruz. Kasabayı güzelce gezdikten sonra, Bartın yoluna çıkıp yaklaşık 5 kilometre kadar yürüyoruz. Yolda salep toplayan eli çapalı beli torbalı yanık tenli iki gençle karşılaşıyoruz. Salep’in kilosu 200.000.-TL ediyormuş. Israr üzerine biriyle birlikte fotoğraf çektiriyoruz. Ahmet KARAKUŞ, İsmet Paşa Mah. Başgöz Sok. no 99 Safranbolu. Dostluğumuzun karşılığı olarak Gülcan’a bir salep kökü armağan ediyor. 40 Ton demir yüklü ve ortalama saatte 40 kilometre hızla giden bir tır kamyonuna biniyoruz. Şoförün salepçiler hakkında kurduğu dışlayıcı cümleleri çekinceyle dinliyoruz. Buz gibi bir suyu olan dinlenme yerinde TIR’dan başka bir kamyonete geçiyoruz. Araç sürücüleri bizi define avcısı sanıyorlar. Sürekli arkeolojiden, defineden, buluntulardan söz ediyorlar. Daha önceden ansiklopedik bir çalışma yaptığımız için bölgedeki en uyduruk antik buluntudan, ören yerinden bilgimiz var. Bu da onları daha da çok şüphelenmesine yol açıyor. Biz ne kadar ‘oralı’ olmamaya çalışsak da onlar sürekli olta atarak bizi sözüm ona avlamaya çalışıyorlar. Yok, efendim, İstanbul’da geçenlerde 780 parça antik eseri yurt dışına çıkarmaya çalışırken yakalanan kaçakçıyı şahsen tanıyorlarmış, kendilerinde de yavru kedi büyüklüğünde pirinç bir arı heykeli varmış v.s. Hızlı geçen yolculuğumuz sonucunda meraklı zatlarla Belediye binası önünde ayrılıyoruz. Belediye içerisinde Meclis üyesi SHP’li Metin Bey bizimle sıcak bir şekilde ilgileniyor ve çantalarımızı az uzakta bulunan kendisine ait matbaaya bırakabileceğimizi söylüyor. Dervişoğlu ve Taşlı Hanlarını geziyoruz. Dervişoğlu Han içinde Amasra Taşkömürü İşletmelerinden (ATİ) emekli zeytincilikle uğraşan bir Beyle sohbet ediyor ve ayrıntılı bilgiler alıyoruz. İlçeyi gezdikten sonra çantalarımızı alıp Bartın çayı boyunca 3-4 kilometre kadar yaşlı bir Amcayla sohbet ederek yürüyerek Amasra yollarına düşüyoruz. Orduyeri Mahallesindeki eski Rum evlerini görüyoruz. Amasra Belediyesine ait bir Volskvagen kamyonete binip Bakacak Mevkiinde iniyoruz. Manzaraya bakarak salına salına ilçe merkezine düşüyoruz. Turizm Bürosu önünde ATİ’de  yeraltı ve yerüstünde çalışan işçilerle Zonguldak Direnişi, Ereğli Demir Çelik huzursuzluğu, genelde KİT’lerde çalışan işçilerin durumunu ve benzeri konuları tartışıyoruz. Yaz aylarında ilçenin genel görünüşünü bozduğu için yasaklanan ama bize özel olarak verilen izinle çadırımızı kumsala kuruyoruz. Akşam patates ve peynirli birer gözleme yiyoruz. Daha sonra Belediyenin arka tarafında bulunan Çekiciler Sokak’taki tahta oyma süsleme ustalarının ürünlerinin satıldığı dükkanları geziyoruz. Şimşir yüzükler alıyoruz. Hava çok güzel ve sıcak. Deniz sakin ve dalgasız. Evlerin arasındaki mekanlardan sızan iddiasız müzik sesleri çadırımızın güçsüz karanlığına kadar ulaşıyor.

 

 

 

24 Mayıs 1991 Cuma :

 

2 Generale suikast düzenlendi: Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz 07.30’da görevine giderken yaylım ateşine tutuldu ve ağır yaralandı. Ankara Aydınlıkevler’de Emekli Korgeneral İsmail Selen kurşunlanarak öldürüldü.

 

 Sabahın köründe toparlanıp Küçük Limana bakan bir çay bahçesinde kahvaltı ediyoruz. Pazarı gezip, Sormagir Mahallesi, Boztepe, Zindan Mahallesi ve Müzeyi geziyoruz. Zindan’da sonradan camiye dönüştürülmüş bir kilise var. Müzeye girememiş sütun parçalarının bir bölümü sağda solda bahçe ve yapı duvarlarında kullanılmış. Kurucaşile yönünde bir kilometre kadar ancak yürüdükten sonra Ankara’dan eski bir arkadaşını görmeye gelen bir öğretmenin aracına kabul ediliyoruz. Deniz seviyesinden yaklaşık elli metre yüksekte kıyı boyunca ilerleyen yol boyunca aşağılarda küçük pırıl pırıl kumsalları olan koylar görüyoruz. Keskin bir dönemeçte aniden karşımıza çıkan ve bizi sıkıştıran bir otobüsün zoruyla yolun hafif şarampolüne doğru kayıveriyoruz. Açıklarında deniz suyunun altında bir kadın heykelinin bulunduğu rivayet edilen Çakraz’dan geçiyoruz. Amasra’da bize buradaki caminin arkasındaki bir alanda duran kartal motifli kayadaki insan yüzünün burnunun kırıldığını da anlattılar. Üzüldük. Ama bütün bunları bize niye aktardıklarını yine de tam olarak anlayamadık. Yörede özellikle Kurucaşile ve Tekkeönü dolaylarında ahşap tekne yapımcılığı gelişmiş durumda. Sohbeti derinleştirerek aynı araçla Kurucaşile’ye 14 kilometre uzaklıktaki Kapısu Köyüne kadar gidiyoruz. Öğretmen ağabeyimiz buradan iç taraflara sapıp gözden kayboluyor. Biz de şirin köyün merkezine giriyoruz. Yedi gündür yoldayız ama ilk kez böylesine sade ve doğal güzelliklere sahip bir yerle karşılaşıyoruz. Ahşap evlerin arasından geçen bozuk yoldan sahile iniyor ve buradaki tek lokanta ve kafeteryaya yöneliyoruz. Kıyıda, kumsalın yaklaşık yirmi metre kadar gerisinde ahşap tekne ve kotra iskeletleri duruyor. Burada da gemi inşaatçılığı yapılıyor. Köyün Muhtarı Kurucaşile’ye kadar gitmiş. Köy sakinleri sahilin doğusunda kayalıkların altındaki kumsala çadırımızı kurabileceğimizi söylediler. Hava çok güzel 24-25 derece… Çadırımızı kurup şortlarımızı giydikten sonra şortlarımızı giyiyor ve ayaklarımızı suya sokup kumsalı bir baştan diğerine yürüyoruz. Kumsalın gerisinden sessizce sokulup incecik bir bağlantıyla denize kavuşan Kapısu çayı civarlarında ahşap gemi inşaatında çalışan iki gençle tanışıyoruz. Köyde Cuma günleri tatil günü olduğundan bugün çalışmıyorlarmış. Bizi çay boyunca oldukça yıpranmış bir kayıkla gezmeye çıkarıyorlar. Yemyeşil durgun suyun üzerinde dans ederek uzaklaşan bir su yılanı dikkatimizi çekiyor. Çay boyu nefis bir manzara var. Suyun iki yanındaki devasa ağaçların arasından süzülen güneş ışınları devinimsiz duran suda kendilerini kaybediyorlar. Su iç taraflara doğru gidince kademe kademe kayalıkların arasından süzülüyor. Muhtarı görmek üzere lokantaya ger dönüyoruz. Köylerine gelen iki yerli turisti oldukça sıcak karşılayan muhtar bize ikram söylemi içerisinde kalkan balığı kızarttırıyor. Kişi başı beş parça kalkan ve nefis bir salata yiyoruz. Uzun uzadıya sohbet ediyoruz. Köye yeni tayin olan imamın eşinin lobi faaliyetleri, köyü ziyaret eden Tınaz Titiz’in 50 metre ötedeki kumsala inmeyişi, Pamuk adlı köpeğin kısa ve öz geçmişinden kumsalda dolanan kazları kesmeye kıyamayıp eşe dosta dağıtmasına kadar birçok konuda bizi aydınlatıyor. Hava bulutlanıyor ve serinliyor. Gülcan çadırdan üstüne bir şeyler alıyor. Muhtar Amca bizi sandal gezisinde gençlerin de sözünü ettikleri iç taraflardaki değirmenlere götürmeyi öneriyor. Hesap ödeme anında Muhtar birden ortalıktan kayboluyor. Bize toplam 46.000.-Tl’lik hesabı sessizce ödemek kalıyor. Köye hakim bir yerde inşaatı yeni tamamlanan bir pansiyon ve yemek yediğimiz lokantanın sahibi Muhtar. Köyün iki kilometre kadar iç taraflarında bulunan değirmenleri görüyoruz. Ahşap değil fazla özelliği olmayan beton yapılar. Fazla oyalanmadan geri dönüyoruz. Kapısuyunu iç taraflarda farklı yerlerde birleşen dört dere besliyor. Akşamüstü çadırımıza çekiliyoruz. Rüzgarın şiddetini arttırmasıyla birlikte deniz hareketlenmeye başlıyoruz. Çadırımız deniz 7-8 metre uzaklıkta. Acaba dalgalar bizi uykudayken sürükleyip götürür mü?

 

 

 

25 Mayıs 1991 Cumartesi :

 

Ankara’da Polis Akademisi öğrencileri yedikleri yemekten zehirlendiler.

 

Gece muhtarın kalkan balıkları rem safhasında kesintili ve hızlı akan görüntülerle belleğimden geçiş yapıyor, yuvarlak kemiklerin kılçığa öykündüğü pembe et midemin kadife örtüsü üzerinde hop oturup hop kalkıyor. Sabahın köründe dalga seslerine karışan çapsız bir yağış geçişi oluyor. Tente kuruma belirtileri gösterince hemen çadırımızı topluyoruz. Yolda bizi alan bir un kamyonuna yerleşip Gideros üzerinden Cide’ye varıyoruz. Sütlü, pideli tam teşekküllü bir kahvaltıdan sonra merkezi gezip, buradan yaklaşık 3 km uzaklıkta hiçbir yaşam belirtisinin olmadığı İnebolu yoluna giriyoruz. Sahilin yükseklerinden kıvrılarak giden yol boyunca tek bir araca denk gelmeyince yürüyüşümüzü yolun ortasından sürdürüyoruz. Cide’den İnebolu’ya giden ve günde bir kez işleyen posta aracı iki büyük damperli kamyonun arasında bizim işaretimizi görmeyince, duraklayan devasa kamyona binmek durumunda kalıyoruz. Önce kasa tentesi üzerine attığımız çantadan ben de şoför de rahatsız olunca iki kamyon duraklayıp arkadaki aracın şoför kabinine yerleştiriyoruz. Kamyonlarda daha yakın zamanda ilçeye dönüştürülen Doğanyurt’un mendirek yapımında kullanılmak üzere çimento yüklü. Yolculuğumuz boyunca ne bizim yönde ne de karşı yönde tek bir araç geçmiyor. Şoför gün boyu bizden başkasını bulmanız mümkün değildi zaten diyor. Yol boyunca kimi yerlerde aşağıda nefis bakir koylar ve hafif içeride kısmen terk edilmiş ahşap evleriyle ölmek üzere olan köylere rastlıyoruz. Bunlardan biri olan Uğurlu Köyünde çay, beyaz peynir, zeytin ekmek hep birlikte güzelce karnımızı doyurup kamyonculardan ayrılıyoruz. Buradan 2 km uzaklıkta olan Kayran Köyüne kadar, yemek yediğimiz yerdeki bir köylüye ait bir binek araçla ulaşıyoruz. Oradan da İnebolu’ya kadar bir başka araçla saat 17.00 civarı ulaşıyoruz. İnebolu çok şirin bir yer. Cide’de de rastladıklarımızdan çok daha yoğun bir şekilde burada da gibi kimi eski evlerin çatısında kiremit yerine yassı taşlar kullanılmış. Çarşıyı gezerken, Ürgüp’tekilerden daha farklı olan ve ahşap kısmı daha çok olan bir palan yapımcısıyla sohbet ediyoruz. Çarşıdaki bir esnaf lokantasında zeytinyağlı biber dolması yiyoruz. Kıyıya yakın duran mahalledeki eski Rum evlerini geziyoruz. Fazla oyalanmadan Abana yönünde yürümeye başlıyoruz. Yolda Etibank’a ait tesise Küre’den cevher taşıyan teleferik sistemini görüyoruz. Yağmur atıştırıyor; fazla ıslanmaya zaman kalmadan Bozkurt ilçesi Kaymakamının buzdolabını tamire götüren bir araçla Abana’ya geliyoruz. Yeşillikler içerisindeki şirin ilçede mevsim itibariyle henüz açık olmayan kıyıdaki tesislerden birine çitleri aşarak dalıveriyoruz: Abana Tatil Köyü. Bahçede çimleri biçmekte olan kişi bizi ahşap doğramaları boyamakla meşgul olan Ali Beye yönlendiriyor, kendisi de istersek bungalovlardan birini kişi başı 25.000.-Tl’ye bize açabileceğini, arzu etmezsek de tesis içerisinde çadırımızı istediğimiz yere kurabileceğimizi konuksever tarzıyla anlatıyor. Yağmur yeniden atıştırmaya başlayınca fazla oyalanmadan bungalovlardan birinin terasına çadırımızı kuruveriyoruz. Yağmurun hızlanmasına karşın hızlı bir şekilde Abana’yı geziveriyoruz. Gece bekçi ve Ali Beyle yaptığım sohbetten tesis sahibinden biri Ilgaz Dağı diğeri ise Çankırı merkezde iki ayrı tesisinin daha olduğunu öğreniyorum. Gece yağmur hızlanıyor ama bizim üstümüz kapalı. Bir de altımız taş olmasa!

 

26 Mayıs 1991 Pazar :

 

İtalyan mafyasının önde gelen ismi Rosario Spadero Sarı Avni (Yaşar Avni Musullulu)’yle ortaklık kurdu.

 

Fırından aldığımız sıcacık pide, kaşar peynir ve sütle güzelce karnımızı doyuruyoruz. İlçeden 4 km kadar uzaklaştıktan sonra bindiğimiz bir araç bizi önce Ginolu’ya ulaştırıyor. Araç sahiplerinin anlattığına göre burada iki duvarı yeşillikler arasında kalmış bir Ceneviz kalesi ve kıyıda kayalıkların arasında ancak kayıkla girilebilen bir mağaralar varmış. Çatalzeytin’e yakın bir yerde birbirimizden ayrılıyoruz. Bir kilometre yürüdükten sonra ilçe merkezine ulaşıyoruz. Çatalzeytin’in kumsal plajı yok. Çok nadir tek tük tarihi eski bina görüyoruz. Burayı gezdikten sonra kişi başı 2.500.-Tl’ye Türkeli’ne gidiyoruz.  Buradan Helaldı Köyüne, oradan da bizi başlangıçta turist sanan DSP Ayancık İlçe Başkanı ve DSP Sinop milletvekili olan bir zatı muhteremin aracına biniyoruz. Yabancı olmayışımızın getirdiği hayal kırıklığını ‘sosyal demokrat’ ve ‘barış güvercini’ tadında gelişen muhabbetimiz dağıtmaya yetiyor. Yolda belki de bir daha hiçbir koşulda dinleme olanağı bulamayacağımız Bülent Ecevit, nam-ı diğer Karaoğlan’ın Danimarka Radyosunda şiir ödülü alması dolayısıyla yaptığı söyleşiyi dinliyoruz. Rahşan Hanımın olağanüstü güzel bir sesi olduğunu da ilk kez bu kayıttan öğreniyoruz. Ayancık-Sinop yol ayrımında ‘siyasi’ ve özlem yüklü birlikteliğimizi sonlandırıyoruz. Daha henüz beş yüz metre yürümeden Ayancık Halk Eğitim Müdürü Cemal Özcan Beye ait Renault 12 S yanımızda duruveriyor. Yol boyunca bölgede geleneksel keten kumaşı dokumacılığını yeniden geliştirmek için kurumuyla gerçekleştirdiği çalışmaları ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Sinop merkezde kale arkasındaki oteller bölgesine kadar bizi götürüveriyor. Yolda çok güzel bir doğası bulunan Sarıkum Gölünü görüyoruz. Önce üç kilometre ötedeki Karakum sahiline yürümeye başladık ancak yağmur şiddetlenince geri dönüyor ve bir lokantaya sığınma kararı veriyoruz. Bankadan 150.000.-Tl çekip müzeyi ve çevresini gezdikten sonra Tersane Mahallesindeki gemi maketçisinin dükkanını geziyoruz: Mehmet Temiz, Tersane Mah no 4. Çantalarımızı emanet ettiğimiz bir başka dükkanda Amerikan Radar Üssünde çalışan Harb-İş üyesi bir işçi ve iki balıkçıyla sohbet ediyoruz. Soğuk savaş döneminde Sovyetlere karşı kurulan düşük frekans dinleme tesisinde 450-500 Amerikan ve 400 tane de Türk askeri bulunuyormuş. Nato’ya ait olarak bilinen tesisin aslında tümüyle Amerikalılara ait bir üs olduğunu öğreniyoruz. Eğit-Der lokalinin altındaki Yılmaz Aile Pansiyonunda 20.000.-Tl’ye bir oda kiralıyoruz. Pansiyon sahibi kimliklerimizdeki evli ibaresine karşın bize neden oldukça şüpheli yaklaşıyor.         

 

 

 

27 Mayıs 1991 Pazartesi :

 

Kuzey Irak’ın Dohuk kentinde gösteri yapan iki bine yakın Kürt gösterici “Saddam’a hayır, Bush’a evet” diye slogan attı.

 

Bulutlu ama yağışsız bir gökyüzü altında Sinop yarımadasından Bafra sapağına doğru yola çıkıyoruz. Tahmin ettiğimizden çok sonra, yaklaşık 5 km yürüdükten sonra hedefimize ulaştık. İç taraftaki köylerden, yaylalardan, çobanlardan canlı büyükbaş hayvan alıp Gerze’deki kasaplara taşıyan hoşsohbet bir celebin aracına binip Gerze’ye varıyoruz. Merkezdeki kahvehanede yaşlı bir Amcayla söyleşiyoruz. Oyalanmadan yürüyerek ilçe dışına çıkıp, Yakakent’e gelmeden Kanlıçay Köyü Muhtarı bizi aracına alıyor. Çok yardımsever biri; bizi oldukça iyi bilgilendiriyor. Bölgede bulunan altı balık unu fabrikasından beşinin kapalı olduğunu anlatıyor. Açık olanın ise yasadışı bir şekilde hayvan kemiği işlediğinden yakınıyor. Bir süre sonra araç değiştiriyoruz. Arabanın içindeki üç kişi Safranbolu’ndan geldiklerini söylüyorlar. Kastamonu’ndaki SEKA Fabrikasında çalışıyorlarmış. Bugün tatil günleri olduğunu ve bir işi halletmek üzere Bafra’ya gelmişler. Bir ara arabayı kullanan adam yol kenarında otlayan bir ineği göstererek ‘aha polis’ dedi, durumu anlamayan diğer ikisi hemen bellerine davranıp silahlarını koltukların altına uzattılar. Biz ineğe bakarken adamların atikliği ve ‘duyarlılığı’ dikkatimizi çekiyor. Alaçam üzerinden Bafra’ya varıyoruz. Bafra’da yoğun kelle paça kokan bir esnaf lokantasında sıcak bir şeyler yiyoruz. Ersel’e yazdığımız mektubu PTT’den yollarken Gülcan iki teyzeyle iletişim kuruyor. Bunlardan biri bize Balık Gölü (Mal Gölü) Sarıköy Kömür Kuyusu mevkiinde Nurettin Coşkun’a gitmemizi öneriyor. Minibüse biniyor ve Bafra ovasındaki mısır ve tütün tarlalarının arasından geçiyoruz. Şoför yanlışlıkla bizi gideceğimiz yerin bir iki kilometre uzağında bırakıyor. Gölü uzaktan görüyoruz. Yol balçık çamurluymuş. Göl kenarı genelde sazlık olduğundan çadır kuracak yer yokmuş. Bu olumsuz ‘ muş’larla birlikte ortam içimize sinmeyince Bafra’ya geri dönüp yola çıkıyoruz. Bindiğimiz bir araçla Karaköy’deki Köy Hizmetlerine ait bir istasyona gidiyoruz. Sonra sanki sözleşmişiz gibi bizi Bafra’ya kadar götüren ve içerisinde garip işçilerin bulunduğu araca tekrar biniyoruz.

 

Bu kez daha sıcak bir sohbet eşliğinde hızla Samsun’a varmadan Havza yol ayrımının bulunduğu Kalyon Burnu mevkiinde araçtan iniyoruz. Denize doğru yöneldiğimizde, Adnan Menderes Bulvarının başlangıçlarına yakın bir noktada alt yapı çalışmalarını sürdüren ekibin yönlendirmesiyle çadır kurmak ümidiyle Karayolları Kampına yöneliyoruz. Girişte görevli bir yaşlı Amcaya niyetimizden söz ediyoruz. O da bize ağaçlıklı güzel bahçede çimenlik bir yer gösteriyor ve kimliklerimizi alıyor. Çadırımızı kurup Samsun il merkezine minibüsle iniyoruz. Oradan Rasathane’ye gitmek için bir başka minibüse biniyoruz. Feridun’un evini buluyoruz ve Babası, Babaannesi ve kız kardeşiyle birlikte işten dönmesini bekliyoruz.

 

 

 

28 Mayıs 1991  Salı :

 

Geçtiğimiz Perşembe günü Adana’da saldırıya uğrayan ve ağır yaralananTemel Cingöz öldü.

 

Çok rahat ve sıkıntısız bir gecenin ardından toparlanıp yola düşüyoruz. Önce şehir merkezine inip Atatürk anıtının arkasında, meydanda bulunan bir kahvehanede çaylı kahvaltımızı yapıyoruz. Belediye Evleri’ne kadar minibüsle gittikten sonra Çarşamba’ya doğru yola çıkıyoruz. Bir öğretmenin kullandığı araçla Çarşamba’ya varıyoruz. Yolda yağmur sıkı bastırıyor. Çarşamba’dan sonra birkaç araç değiştirip Terme’ye kadar ulaşmayı başarıyoruz. Buradan Giresun’a mal götüre bir kamyonla Çamlık’a geliyoruz. Deniz kenarında yanında hemen bir çeşme bulunan güzel bir yere, sıcacık kumsalın üzerine çadırımızı yerleştiriyoruz. Çeşmenin suyu o kadar güzel ki çevreden bidonla gelip dolduranlar bile var.

 

 

 

29 Mayıs 1991 Çarşamba:

 

ABD Genelkurmay Başkanı Colin Powell iki günlük ziyaret için bugün Ankara’ya geliyor.

 

Erkenden Ünye yollarına düşmeden önce, bir balıkçının önerisiyle bulunduğumuz yerin az ötesinde iki üç duvarı ayakta olan kale kalıntılarının bulunduğu yarımadayı geziyoruz. Hazine avcıları köstebek gibi sağı solu eşelemiş. Ünye yolunda uzaktan çalılılıklarla çevrili daracık bir koyda bulunan Fokfok mağaralarını görüyoruz. Yaklaşık 4 kilometre sonra girişte sahilde yer alan eski Rum evleri arasından Ünye’ye ulaşıyoruz. Bugün ilçede pazar kurulu. Önce bir Karadeniz pidecisinde kaşarpeynirli güzel birer pide yiyoruz. Hızımızı alamayıp üstüne bir de ezogelin çorba içiyoruz. Kamyonla kısa sürede Fatsa merkeze varıyoruz. Buradan Bolaman minibüslerine binip Şeref Ekiz’in yaklaşık 4 kilometre öte Fatsalıların yazlıklarının bulunduğu Düzler Mahallesindeki evini buluyoruz. Önde masmavi bir deniz, kumsal ve hemen gerisinde fındık bahçelerinin koyu yeşilliğinde küçük tepeler. Evde kalma konusunda yoğun ısrara rağmen deniz kenarındaki evin bahçesinin önündeki kumsala çadırımızı kuruyoruz. Öğleden sonra Şeref Amcanın da gelmesiyle nefis bir çay eşliğinde kahvaltı ederek Fatsa’nın yakın tarihine ilişkin tanıklıklarını dinliyoruz. Terzi Fikri, faşist saldırılar, halkın direnişi, Nokta Operasyonu, cunta karabasanı… Saat dörtte feci bir sağanak bastırıyor. Çadırda hasar yok. Şenol’un kızı ve oğlu Soner ile Nuri geliyorlar. Akşam sarmaşığa kırılmış yumurta, fasulyeli pilav ve üstüne nefis bir çay. Gece boyunca yağmur çadırımızın içindeki kuruluğu tehdit ediyor.

 

 

 

30 Mayıs 1991Perşembe :

 

Adana’da öldürülen Jandarma Asayiş Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz ile 7 Şubat’ta aynı ilde öldürülen ABD’li CİA ajanı gümrükçü Emekli Yüzbaşı Bobbie E.Mozelle’i öldüren kurşunların aynı tabancadan ateşlendiği polis tarafından belirlendi.

 

Pırasa üzerine kırılmış yumurtalı kahvaltının ardından Bolaman’a gidiyoruz. Burası Kapısu’dan da şirin bir yer. Kıyıda çok az yerleşim var, sahil çok güzel. Yarımadanın orada, çok özgün, iki üç tane eski Rum evi var. Bir buranın simgesi haline gelmiş, eski bir Ceneviz kalesi kalıntısı üzerine yapılmış iki yüzyıllık Osmanlı Konağı. İbrahim bizi buluyor. Mendireğin üst tarafındaki çay bahçesinde uzun uzun sohbet ediyoruz. Ordu-Van arasında otobüs şoförü. Yalıköy yönünde bize bir süre eşlik ettikten sonra geri dönüyor. Yeşillikle kayalıkların arasından geçen yol gittikçe güzelleşiyor ve deniz seviyesini terk edip 50 metreye kadar yükseliyor. Nefis bir doğa manzarası; yemyeşil derin uçurumlu tepeler, aşağıda olağanüstü güzel deniz, denizde kayalıklar arasına sıkışmış küçücük altın kumsallar. Cıngırt Mağarası da böylesi bir doğanın içerisine gizlenmiş. Manzarayı seyrederek kısa sürede Yalıköy’e varıyoruz. Ana yol et ve köfte lokantaları ile dolu. Araçların çoğu burada durup mola veriyor. Biz de onları taklit edip sokağa tezgah açmış köfteciye oturuyoruz. Zeytinyağında kızartılmış lezzetli yarım ekmek köftelerimizi yiyoruz. Yalıköy’den sonra da 2 kilometre yürüdükten sonra Fatsa’daki bir cenazeden dönen Köy Hizmetlerine ait sarı renkli otobüse kabul ediliyoruz. Yolda Efirli ve Çaka Plajlarını görüyoruz. Ordu merkezinde inip, dostumuz Sinan AKATA’nın ağabeyi Nevzat’ın dükkanını buluyoruz. Eşyalarımızı bırakıp Göztepe semtindeki eski mahalleleri ve 1973’e kadar cezaevi olarak kullanılan kiliseyi geziyoruz. Çarşıdan alışveriş yapıp dükkana geri geliyoruz. Nöbeti devralan Kaya Ağabey bize kenti gezdirip Sagra Fabrikası arkasındaki köy evlerine götürüyor. Fındık ağaçlarının arasında kalmış, betondan beyaz bir ev. Evde sıkıca bağlanmış iki tane çoban köpeği var. Araçla kente dükkana geri dönüyor ve Kaya Ağabey’den ayrılıp bu kez Nevzat Ağabeyin evine gidiyoruz. Burada isimleri kadar güzel çocuklar Baran ve Ilgın ile tanışıyoruz. Ilgın harika bir kız, henüz 1,5 yaşında ve afiyetle önüne ne konursa yiyor. Yemek ve çay sonrasında çok ısrar etmelerine karşın fındıklığa gitmek için ısrarcı oluyoruz. Hep birlikte bahçe evine gidiyoruz. Nevzat Ağabey, burada kimi zaman yalnız kalan Annesi için yaptığı gibi bize de CB telsizi monte ediyor ve bana gerekli bilgileri veriyor.

 

 

 

31 Mayıs 1991 Cuma :

 

Suikastlar artınca Cumhurbaşkanı Özal’a süper koruma getirildi.

 

Eli kanlı cuntacı Kenan Evren’e ‘Ege’nin en şık erkeği’ ödülü verildi.

 

Sabahın köründe köpekleri gece getirdiğimiz kemiklerle besliyorum. Kazanda su kaynatıp fırsattan istifade banyolarımızı yapıyoruz. Kahvaltımızı biraz soğuk esen poyrazın altında balkonda muhteşem bir manzara eşliğinde yapıyoruz. Ben bahçedeki çar çöpü toplarken Gülcan 4 tane resim yapıyor. 17.30’a doğru sağanak yağmur yağıyor. Akşam yemeğimizi yedikten sonra Nevzat Ağabey, eşi, Ilgın ve Baran bize yemek getiriyorlar. Hep birlikte kefal balıklı patatesli tam teşekküllü bir yemek, peynirli börek, köy baklavası yiyoruz. Ardından çay içip uzun uzun söyleşiyoruz. Nevzat Ağabey yarın Giresun’dan mal alacakmış. Hep birlikte gideceğiz.

 

 

 

01 Haziran 1991 Cumartesi :

 

ABD Başkanı George Bush 19-21 Temmuz arasında Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirecek.

 

Suriye Başkanı Hafız Esad Kuzey Kore’den uzun menzilli Scud füzeleri, Sovyetlerden MİG29 uçakları, Çekoslovakya’dan ise son model tanlar sipariş etti.

 

Ege’deki seçim gezisinde konuşan DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel ANAP’tan her kuşun hesabını soracağını söyledi.

 

Geçen geceden kalan yiyeceklerle yapılan zengin bir kahvaltı: baklava, börek, süt, peynir, yumurta ve tabii ki çay. Artıklardan yaptığım paparayı sürekli huysuzlanan köpeklere veriyorum. Nevzat Ağabey geliyor. Bahçede fındık ağaçlarının arasında özgürce salınan tavuklar her gün en az 10 yumurta yapmalarına karşın bugün hasılatta kelek var. Eşyalarımızı yükleyip Gülyalı, Piraziz ve Bulancak’ı gezip Giresun’a varıyoruz. Önce merkezde Gürcistan vatandaşlarının kurduğu pazara uğruyoruz. Ordu’da da benzeri bir Pazar kurulsa da Nevzat Ağabey buranın daha ilginç olduğunu ve sık sık buradan alışveriş yaptığını söylüyor. Hırdavat işinden iyi anladığı için hangi malzemenin kaliteli hangisinin uyduruk olduğunu gayet iyi biliyor. Onlar alışveriş yaparken ben zevkle Ilgın ve Baran’la ilgileniyorum. Nevzat Ağabeyin arkadaşı dükkan sahibi Muhsin bize lokantada pilav üstü döner ısmarlıyor. Giresun kalesine çıkıp özellikle doğu yönündeki güzel manzarayı izliyoruz. Açıklarda küçük bir ada var. Hafif ağaçlık adada yıkık bir manastırın kalıntıları var. Topal Osman’ın mezarının yanında olan tepeye çıkıyoruz. Kalenin batısındaki mağaralara göz attıktan sonra ayrılma zamanı geliyor. Kentin doğu kesimine inen yokuştan kiliselerin bulunduğu mahalleye geliyoruz. Kiliselerden biri kütüphane, diğeri ise müze haline dönüştürülmüş. Merkeze geri dönüp alışveriş sonrası evlere telefon açıyoruz. Ersel 22 Haziran’da izne çıkıyormuş. Şehir çıkışında 3 kilometre yürüdükten sonra, yol ile deniz arasındaki fındık bahçesine giriyoruz. Ancak sahil kumsal değil çakıllık. Fındık bahçesi içerisinde arazi sahiplerinin bıraktığı bir açıklığa çadırımızı kuruyoruz. Yanımızda oturaklı tahta bir piknik masası var. Kıyıdan motor takırtıları eşliğinde küçük balıkçı tekneleri geçiyor. Yolun gürültüsü bulunduğumuz yere ulaşmıyor. Arazi sahipleri de gelmiyor ve güzel bir uyku çekiyoruz.

 

 

 

02 Haziran 1991 Pazar :

 

Alarko Holding’in sahibi Üzeyir Garih ‘köşeyi dönmenin’ yollarını açıkladı: gerekirse yalan söylemek, iş bitirici ekip kurmak…

 

Yapacağı reformlarla komünizmin SSCB’deki son kalıntılarını da tasfiyeye hazırlanan ‘lekeli’ Gorbaçov Batı’dan 250 milyar dolar istedi.

 

Efe Özal’a ait yaklaşık 2,5 milyar Türk Lirası değerindeki iki yat ve bir sürat teknesi Ataköy Marinasına yanaştı.  

 

Elimizdeki harita her ne kadar yol ayrımını kentin içinden gösterse de, çadır kurduğumuz yerden ancak 3-4 kilometre daha yürüdükten sonra vardığımız Erzincan-Dereli-Şebinkarahisar yol ayrımından, yani Aksu ırmağını geçtikten hemen sonra içeriye doğru sapıyoruz. Yanımızdan geçen araçlar otostop hareketimize yanıt dahi vermiyor. Biraz ümitsizliğe kapılıyoruz. Şans eseri, dün fındıklığa girmeden az önce söyleştiğimiz bir amca bizi kamyonetine alıyor ve 6 kilometre öteye atıyor. Giresun’dan Tamdere yaylasına içmeye giden üç beyin bulunduğu araçla, Aksu ırmağının yanı başından giden yolu izleyip Dereli’ye varıyoruz. Yaylada yiyecek bulamayabileceğimizi düşünüp bakkaldan peynir, salatalık, domates alıyoruz. Dereli’deki taş köprüyü ve ilçe merkezini turladıktan sonra, gazete ve mısır ekmeği de alıp Kümbet Yaylası minibüslerinin kalktığı yere gidiyoruz. Yaklaşık bir saate yakın aracın dolmasını beklerken, içerisinde erzak, büyükbaş hayvanları, eşyalarıyla doluştukları kamyonlarla şenlik içerisinde yaylaya çıkan aileler önümüzden geçiyor. Araç dolunca, bozuk yol boyunca olağanüstü orman manzaraları eşliğinde yükselmeye devam ediyoruz. Yaklaşık bir buçuk saat sonra, güneş altında pırıl pırıl parlayan teneke çatılı dağınık evleriyle Kümbet Yaylasına geliyoruz. Meydanda yan yana dizilmiş, ‘yüksek rakımda’ kendin pişir kendin ye mekanlarının cazibesine ve buradan çevreye dağılan kokulara direnemiyoruz. Genlerimize işlemiş. Öneriler üzerine Aymaç Mevkiine yürümek üzere Güven Otel yazılı iki katlı yayla evinin yanından giden yola giriyoruz. Derin ormanların içinden mis gibi havayı soluyarak yaklaşık 2 kilometre sonra kemençe seslerinin yükseldiği bir açıklığa ulaşıyoruz. Gürültüden değil ama herhangi bir ev olmadığı ve her yer orman olduğundan buraya çadır kurmaktan vazgeçip Kümbet’e geri dönüp, merkezden fazla uzak olmayan çimenlik bir tepeye çadırımızı kuruyoruz. Yüksek irtifadaki hava tüm yorgunluğumuzu alıyor. Ancak saatin ilerlemesiyle birlikte hava soğuyor. Uzaktan çoban köpeklerinin ünlemeleri ve büyükbaşların boyunlarına asılmış çıngırakların sesi geliyor. Tek tük sıkılan silahlar, yine gittikçe şiddetini yitiren kemençe sesleri. Akşam ısı beş dereceye kadar düşüyor.

 

 

 

03 Haziran 1991 Pazartesi :

 

Başbaşa gerçekleştirilen zirvede Özal ile Ecevit 2 saat görüştü.

 

Bursa’da TÜRK-İŞ tarafından düzenlenen ‘Haksızlıklara Hayır’ mitingi sonrasında, ‘Haklıyız Kazanacağız-Devrimci İşçiler’ pankartıyla yürüyen gruba polis saldırdı.

 

Toparlanıp merkeze indiğimizde bir teyze bize geceyi çadırda geçirdiğimiz, kendi evinde kalmadığımız için bizi dostça azarlıyor. Köyden ekmek aldıktan sonra biraz atıştırıp üstüne mataralarımızı mis gibi suyla doldurup aşağıya doğru inişe geçiyoruz. Araca denk gelmediğimiz için yaklaşık 14 kilometreyi yokuş aşağıya indikten sonra bindiğimiz minibüs bizi önce yukarı yamaçta uçurumlu bir yoldan Kurtulmuş Köyüne, oradan da Dereli’ye götürüyor. İlçeyi baştanbaşa yürüyerek aşıp geçtikten sonra Çayca Köyü öğretmeni bir bey bizi aracına alıyor ve hatta yol üstünde bulunan köyünde bize çay-gazoz ikram ediyor. Bir başka araçla Giresun yol ayrımına kadar ulaşıp Keşap yönünde şansımızı deniyoruz. Araçların bir süre bizi almak için isteksiz kalması üzerine zaman kaybetmemek için minibüse biniyoruz. Gazete aldığımız büfede söyleştiğimiz esnaf bizi Espiye’deki CHP’li Belediye Başkanı Fuat Ağa’nın girişteki pideci dükkanı yakınlarında çadır kurmayı öneriyor. İlçe dışına çıktık ve bir hayli yürüdük. Görele’de Pimapen Bayisi olan bir arkadaş bizi çadır kurmak üzere Espiye girişindeki Yağlıdere kıyısında bulunan Belediyeye ait kum-çakıl tesislerinden sorumlu Refik Beye yönlendiriyor ve bizi sözünü ettiği yere kadar aracıyla bırakıyor. Oldukça geniş çakıllık dere yatağının hemen dibinde kurulan konkasör tesislerinin iç taraflarında eskiden mesire yeri olarak kullanılan bir yeri gözümüze kestiriyoruz. Yağlıdere’nin girişinde yaklaşık yüz metrelik bir tepenin üstünde Cenevizlilerden kalma Andos Kalesi bulunuyor. Tepenin eteklerinde bir Jandarma Üsteğmeni birliğe yeni gelen erine tabancasıyla atış yaptırdığına tanık oluyoruz. Yağlıdere ilçesine yürüyoruz. Yol boyunca geçen yıl bölgede yaşanan büyük sel felaketinin izleri hala belirgin bir şekilde görülebiliyor. Yıkılan beton köprüler yerine çelik halatla geçici asma köprüler yapılmış. Yağlıdere ilçesini aşıp dere boyunca yürümeye devam ediyoruz ve yaklaşık 3 kilometre sonra Ağanın Köprüsü adı verilen büyük taş köprüye ulaşıyoruz. Çadırımızı kurduktan sonra derenin taş ıslahı ile etüt çalışması yapan mühendisler ve ayrıca DSİ 22nci Bölge Müdürlüğü’ne bağlı altı kişilik ekiple tanışıyoruz. Hep birlikte Espiye’ye Refik Beyin pidecisine gidiyoruz. Uzun uzun bol ayı ve bahçe hırsızlığı öyküleriyle dolu anıları dinliyoruz. Akşam dokuza kadar oturup hep birlikte geldiğimiz araçla araziye geri dönüyoruz. Bir süre DSİ karavanında kağıt oynayanları izledikten sonra çadıra geri dönüyorum. Yaklaşık deniz seviyesinde olmamıza karşın ava oldukça serin.

 

 

 

04 Haziran 1991 Salı :

 

Şair Ahmet Arif toprağa verildi.

 

ANAP sanatçılara destek için Cüneyt Arkın önderliğinde bir komisyon kurdu.

 

Sabah karavanda çalışanlarla krallara layık bir kahvaltı ettikten sonra tesislere gelen Belediyeye ait bir kamyonla Espiye merkezine kadar geri dönüyoruz. İlçe çıkışında bir kilometre yürüdükten sonra Dr.Rıfat YILMAZ’ın aracıyla Tirebolu’ya ulaşıyoruz. Eşyalarımızı muayenehanesine bırakmamıza izin veriyor. Kaleyi geziyoruz. İlçeyi de gezdikten sonra muayenehaneye geri dönüp doktorun yardımcısı bayanla konuşuyoruz. Belçika’da eğitim görmüş. İlçe çıkışında bir kilometre yürüdükten sonra Ordu’lu olan ve kuaför malzemeleri pazarlayan Celalettin AKSOY’un İsuzu aracına biniyoruz. Uzun ve kesintisiz bir söyleşinin eşliğinde Görele-Eynesil-Beşikdüzü-Vakfıkebir-Çarşıbaşı üzerinden Akçaabat’a kadar ulaşıyoruz. Ancak aşırı betonlaşma, sahil kesiminin çadır kurmaya elverişli olmaması bizi burada kalmaktan vazgeçirtiyor. Celalettin Beyle birlikte Trabzon’a kadar devam edip şehir merkezindeki tünel girişi öncesince araçtan iniyoruz. İl merkezinde çadır kurabileceğimiz bir yer olmadığını öğrenince, merkezde gözümüze kestirdiğimiz ilk mütevazı otele giriyoruz: Hitit Otel. Eşyalarımızı bırakıp, Çömlekçi semtinde ilçelere giden minibüs terminalinin yanında kurulu Rus Pazarını geziyoruz. Boztepe yönünde 200 basamaklı merdiveni tırmandıktan ve eski Rum evlerini gezdikten sonra Atatürk Alanına yönelip Turizm Danışma Bürosuna danışıyoruz. Bankamatikten 200.000.-TL para çekiyor ve 17.000.-TL’ye KODAK film alıyoruz. nalinin yanında kurulu Rus Pazarını geziyoruz. Boztepe yönünde 200 basamaklı merdiveni tırmandıktan ve eski Rum evlerini gezdikten sonra Atatürk Alanına yönelip Turizm Danışma Bürosuna danışıyoruz. Bankamatikten 200.000.-TL para çekiyor ve 17.000.-TL’ye KODAK film alıyoruz. Sur dışına çıkıp, stadyumu aşarak yaklaşık 5 kilometre kadar yürüdükten sonra Ayasofya’ya varıyoruz. TÜRSAB kartımı gösterince Gülcan’dan da para almıyorlar. Kümbet Yaylasından dönüşte yaptığımız iniş yürüyüşü bacaklarımın üst kısmındaki kaslarda tarif edilemez bir ağrıya neden oluyor. Bugün zaten fazlasıyla yürümüşüz. Dopdolu bir dolmuşa binip Atatürk Alanına geri dönüyoruz. 12.000.-TL’ye bir tane FUJİ film alıyorum. Akşam yemek menümüz kirazlı yoğurt. Otel çok gürültülü ama yine de kısa sürede uyuyoruz.

 

 

 

05 Haziran 1991 Çarşamba :

 

Yaklaşan ANAP Kongresi için genelev patronu Manukyan’ın da aday olması tartışılıyor.

 

Önce otogara, oradan da Maçka sapağına yürüyoruz. Coşandere Köyü muhtarına ait Volksvagen minibüsle Maçka’da mola veriyoruz ve muhtar da biz de alışveriş yapıyoruz. Coşandere, Sümela Manastırının bulunduğu bölgeyi içerisine alan Altındere köyünden önceki yerleşim. Zaten eskiden Altındere Coşandere’nin bir mahallesiymiş. Sonradan köy olarak Sümela’ya da sahiplenmeye çalışmış. İki köy şu anda bu konuda davalık olmuş. Muhtar Osman Bey bize lokantasında ayran ikram ediyor. Buradan yürüyerek yola devam etsek de bir sonra yorularak belediyeye ait bir midibüsle Sümela’ya varıyoruz. Girişte Ormana ait bungalovlar, upuzun kayın gürgen ve ladinlerle süslü derin vadideki nadir düzlüklere ise tahta masalar konulmuş. Otoparkın hemen altında dere kenarındaki düzlüğü gözümüze kestirip, suyun hemen yanında bulunan çimenliğe kamp atıyoruz. Saat 16.00’da yemeğimizi yedikten sonra bungalovların yanındaki lokantaya gidip çay ve meyve suyu içiyoruz. Buradaki küçük hediyelik eşya dükkanından sorumlu 67 doğumlu sempatik Muammer ile tanışıyoruz. Saatin ilerlemesiyle birlikte sessizleşen vadide uzun süre sohbet edip üstüne on bir el 51 oynuyoruz. PTT görevlisi, 2 orman bekçisi, konukevine bakan görevli ve 2 Kültür Bakanlığı bekçisi dışında gece burada kimse kalmıyormuş. Gece boyunca dere şırıl şırıl bilinçaltımızın girdaplarından akıp duruyor.

 

 

 

06 Haziran 1991 Perşembe :

 

SHP Genel Başkanı Erdal İnönü, enflasyonun iyice azdığını belirterek, “bankadaki param giderek azalıyor, herkes ekonomik sıkıntı içerisinde” dedi.

 

Derenin sesi çadır bezine düşen yağmur damlalarının pıtırdamalarını bastırıyor. Acele ile üstü kapalı alana geçip çantalarımızı orada düzenliyoruz. Sümela’ya çıkan yolun karşı tarafındaki tepeye biraz tırmanıp fotoğraf çekiyorum. Çantalarımızı bırakıp manastıra zikzak yaparak dik yamacı tırmanan yaklaşık 1 metre genişliğindeki patikayı adımlıyoruz. Yol boyunca yer alan ağaçların üzerine tanıtıcı isim levhaları asılmış: Ladin, Kayın, Ormangülü, Yaban elması, Ceviz v.s. Yukarıda giriş henüz açılmadığı için yaklaşık yarım saat görevlinin gelmesini beklememiz gerekti. Bir süre sonra soluk soluğa ortaya çıkan bekçi bu yokuşu her gün çıkmak zorunda kaldığını ve artık bıktığını söyleyerek bize kapıyı normal saatinde yirmi dakika önce açıyor. Aşağıdan bakınca çok dar ve küçük bir alanı kaplıyor gibi görünen alanın, derin bir uçurumun yamacında oluşmuş oldukça geniş bir balkon olduğunu fark ediyoruz. Buraya bir doğu ‘K’ grubu ile gezmeye gelen Gürkay rehberi İbrahim ÇAMKERTEN ile karşılaşıyoruz. Kısa bir sohbetin ardından inişe geçiyoruz. Muammer’in dükkanında biraz soluklandıktan sonra, yağmurun hız kesmediğini görünce yürümek yerine araçla dönme kararı veriyoruz. Başka araç da bulamadığımız için ziyaretlerini tamamlayıp Bayburt’a doğru devam eden İbrahim’in aracına binerek Maçka’ya ulaşıyoruz. Bağkur’a ait bir araçla Trabzon’a varıyoruz. Maden suyu kaynağı arayan Rize Kalkandereli bir delidolu bir şahısla Yomra ve Araklı üzerinden Sürmene’ye ulaşıyoruz. Buradan da Çamburnu’na, orman içi dinlenme tesisinin bulunduğu yere geliyoruz. Kalabalık bir öğrenci grubu okulların kapanmasına yakın temiz havada birlikte eğlenmeye gelmiş. Çamburnu merkezine ve tersane tarafına doğru yürümeye devam ediyoruz. Burnu aşar aşmaz, Batı yönünde KTÜ Deniz Ürünleri A.E.’ne ait çirkin bir betonarme bina inşaatı var. Sonra iri çakıllı geniş bir kumsal ve mendireğin kıyı bağlantısında büyük bir tersane; burada Kapısu’daki gibi ahşap teknelerin yanı sıra büyük çelik balıkçı takaları da yapılıyor. Çalışanlar buranın Karadeniz’deki en büyük tersane olduğunu söylüyorlar. Sahilin 15-20 metre arkasında toprak yükselti ve bir iki sıra ağacına ardına gizlenmiş karayolu. Çadırımızı tersaneye yaklaşık sekiz yüz metre uzakta yine kumsala kuruveriyoruz. Çamburnu’ndaki postaneden evi arıyoruz. Esin, Gökçe, Annem ve Babam evdeler. Esin, Gökçe’ye ‘nereye gittiniz, ben çok üzüldüm’ demeyi öğretmiş, telefonda acıklı bir ses tonuyla bize sürekli olarak bunu yineledi. İçimiz burkuldu. Tertemiz bir lokantada taze fasulye yedikte sonra Çokoprens ve çekirdek alıp çadırımıza çekiliyoruz. Gece kıyıya çok yakı geçen küçük balıkçı teknelerini gürültüsü dışında rahatsız edici bir şey olmuyor.

 

 

 

07 Haziran 1991 Cuma :

 

Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov Türk işçisini savundu.

 

Tersaneden peşimize takılan çok şirin bir yavru çoban köpeğiyle birlikte kahvaltı edip yola koyuluyoruz. Bizi aracına alan R12S bir süre sonra Maliye görevlilerinin kurduğu kontrol noktasına takılıyor. Araçta bulunan kot pantolonlarının irsaliyesinin olmaması nedeniyle sürücüye ceza için tutanak tutuluyor. Of’a gelmeden Çaykara sapağında araçtan inip içeriye doğru yürüyüşe geçiyoruz. Şansımıza Uzungöl’e alabalık almaya giden Trabzon PTT’sine ait bir Land Rover araca biniyoruz. Sürücüyle söyleşerek Dernekpazarı ve Çaykara üzerinden, dere üstüne kurulmuş asma, tahta, üstü kiremit çatıyla kapalı birbirinden güzel köprüleri izleyerek Uzungöl’e varıyoruz. Yasak olmasına karşın gölde kaşıkla kırmızı pullu alabalık avlayan bir gençle konuşuyoruz. Alabalık kaşığı kelebek sanıp aldanıyormuş. Arkadaş bize alabalık tesislerinin çevresinde çadır kurabilecek yerlerin bulunduğunu anlatıyor. Aynı öğüdü az ötede karşılaştığımız iki yaşlı amca da yineliyor. Ancak evler, sazlıklar ve çamurdan ibaret olan bölgeye vardığımızda buranın konaklamaya elverişli olmadığını üzülerek görüyoruz. Yolda yürürken gölün karşı tarafında, caminin de ötesinde Sultan Murat Yaylasına yükselerek çıkan yolun alt tarafında gözümüze kestirdiğimiz yere ulaşmak üzere yeniden Uzungöl merkezine yöneliyoruz. Köprüyü aşıp önce fotoğraflara konu olan ünlü caminin sonra da okulun yanından geçiyoruz. Sohbet etme olanağı bulduğumuz okuldaki öğretmenlerden biri düşündüğümüz yerde çadır kurabileceğimizi ama yine de belediyeye haber vermemizin iyi olacağını söylüyor. Gölün siluetini bozan betonarme caminin alt katlarında yatılı kuran kursu var. Açılan arıklarla bataklığa dönüşmüş tarlaları aşıp armut ağaçlarını bulunduğu göl kenarındaki düzlüğe varıyoruz. Karşı taraftan çimenlik olarak gördüğümüz yerin aslında su ve çamur içerisinde olduğunu üzülerek görünce çadırımızı mecburen göl kıyısına daha da yakın olan çakıllık zemine kurmak zorunda kalıyoruz. Çadır kazıklarını sabitlemek içi küçük taş yığınları yapıyorum. Yerleştikten sonra, bu kez yüklerimizden kurtulmanın verdiği rahatlıkla yeniden karşı tarafa geçip Alabalık Tesislerine yöneliyoruz. Tahtadan yapılmış tertemiz bir tesis. On beşe yakın bungalovuyla konaklama imkanı da sunuyor. Alabalığın kilosu 35.000.-TL. Tereyağında kızartılmış yarım kiloya eşdeğer dört alabalık yiyoruz. Dışarıda hafif yağmur çiselemeye başlıyor. Güneş ortadan kaybolunca hava sıcaklığı da on derecelere kadar düşüyor. Akşam üşüyeceğiz. 

 

Yerleştiğimiz yerin az ötesinde iki jandarma erinin gölün içerisinde bir şeyler aradıklarını görünce yanlarına gidiyorum. Gölde alabalık avı kesinlikle yasakmış. Çaykara İlçe Jandarma Bölük Komutalığına bağlı Uzungöl Bucak Jandarma Karakoluna bağlı erlerden biri Adanalı ve oldukça konuşkan. Jandarmalar günde iki kez gölün çevresini yürüyerek gezdiklerini ve köylülerin bir ucuna taş bağlayarak kıyıdaki sığ yerlere gizledikleri “kurma” adı verilen oltaları topladıklarını, her gün bir öğün yemeklerini oltaların ucundaki balıklardan karşılandığını anlatıyorlar. Alabalık çok güçlü olmadığı için yakaladığında oltayı sürükleyip götüremiyormuş. Merkezden aldığımız gariban oltamızın ucundaki parlak kaşıkla sadece bugüne özel olmak üzere balık tutmamıza izin veriyorlar. Onlar gittikten sonra birkaç kez deneme yapsam da sonuç alamayınca bu amatör girişimden çabuk vazgeçiyorum.

 

Yağmur dinince, güzel göl görüntüsü yakalayabilmek için Gülcan ile birlikte Sultan Murat’a doğru çıkan yolun hemen yamacındaki elli metrelik çarşak yamaca tırmanmaya girişiyoruz. İlk başlarda engelleri kolayca aşabilsek de yükseldikçe durum gittikçe zorlaşmaya başlıyor. Eğim dikleşiyor, tutunmaya çalıştığımız taşlar yerlerinden oynuyor ve uçurum hissi artıyor. Son on metrede bir ara vazgeçecek gibi oluyoruz ama bu kez de aşağıya geri inmenin çok daha tehlikeli olacağını fark ediyoruz. Soğuğa rağmen heyecan ve harcadığımız çabada kan ter içerisinde kalıp nihayet yola ulaşabiliyoruz.   

 

Hava kararınca göl çevresine yaklaşık ellişer metre aralıklarla yerleştirilmiş bulunan direklerdeki lambaların yandığını ve gölün çevresinin kısmen aydınlatıldığını fark ediyoruz. Cami de keza öyle. Gece tırmanış yaptığımız çarşak yamaçtan yuvarlanan büyük taşların gürültüsüyle uyanıyoruz. Muhtemelen bizim geçtiğimiz rotadan inen bir ayı armut ağaçlarının altını yokluyor…

 

 

 

08 Haziran 1991 Cumartesi :

 

Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Uluslar arası Basın Merkezi olarak onarılan Sarayburnu’ndaki Sepetçiler Kasrı’nın açılışında yaptığı konuşmada Basın Konseyi’nden ve ‘kendisine düşman olan’ basından şikayetçi oldu.

 

Sabah çadırın içerisinde şekerleme yaparken birisinin bize çok yaklaşıp yakınlara bir şeyler döktüğünü duyuyorum ama dışarıya çıkmıyorum. Bir süre sonra çıktığımda çadırın bir iki metre yakınına tenekeyle taze inek gübresi boşaltıldığını anlıyorum. Yerli yabancıları çok seven mütedeyyin bölge insanının geleneksel konukseverliği olmalı. Uzungöl Camisinin önünden geçerken, Livaneli’nin Ses filminde gördüğümüz ancak abartılı bulduğumuz zikir sahnesinin bir benzerine tanık oluyoruz. Dün bahçede misket oynarken gördüğümüz aydınlık yüzlerin şuursuzca sallanan başlar ve anlamını tam kavrayamadıkları sözcükleri mırıldanmaları eşliğinde karanlığa gömülmeleri. ABD’nin bölge çapında ilerici halk hareketlerine karşı geliştirdiği denetim altında gericileştirme hareketinin ülkemizdeki yansıması: 12 Eylül cuntasıyla altyapısı güçlendirilen bağnaz gericiliğin yükselen cazibesi… Dün bakkaldan aldığımız son tüketim tarihi 1989 olan susamlı bisküvileri olayı hiç de önemsemeyen yavşak bakkala iade ettikten sonra sevimli yerleşimi, çıkışına doğru yönelerek terk ediyoruz. Buradan Çaykara’ya günde bir kez o da 06.30’da olmak üzere minibüs olduğunu öğrenince tek çaremiz yine otostop oluyor. Neyse ki fazla yürümemize gerek kalmadan çok az taşıtın geçtiği yolda bir araç bizi alıyor ve Çaykara’ya kadar götürüyor. Burada Sultan Murat Yaylasına ilişkin bilgi topluyoruz. Bölge insanı henüz yayla için erken olduğunu, ilçeden yukarıya araç bulamayacağımızı ve yaylada havanın çok soğuk olduğunu söyleyince yayla hevesimizi Kaçkarlara erteleme kararı alıyoruz. Dernekpazarı, Cumapazarı üzerinden Of’a ulaşıyoruz. Geçtiğimiz her küçük yerleşimde bile açılmış bulunan Bizim Ocak Dergisi temsilcilikleri bölge insanının siyasal eğilimleri hakkında ipuçları veriyor. Of sahili boyunca, önlerine yol yapılmadan önce yalı konumunda olan güzel eski ahşap evler dikkatimizi çekiyor. Yaklaşık 4 kilometre yürümemize karşın yanı başımızdan geçen birçok araç bizi almak istemedi. Bizi başlangıçta turist sanıp çok iyi niyetlerle duran iki milliyetçi Trabzonlu gencin yüzü, Türkçe konuştuğumuzu duyunca birden asılıveriyor. Ama durmuş bulunuyorlar bir kere… İyidere ve Derepazarı üzerinden Rize’ye varıyoruz. Merkezi biraz dolanıp bankadan 200.000.-TL para çekiyoruz. Marketten yayla için konserve alıyoruz. Anayola çıkıp bizi alan araçla Çayeli’ne oradan da Pazar’a ulaşıyoruz. Yürüyerek ÇAYKUR Kirazlık Çay Fabrikasının önündeki sahile vardığımızda tesislerden ‘hello, mello’ şeklinde bize seslendiklerini duyuyoruz. Fabrikanın çay eksperi Aydın’lı Ünal Tekin bizi tesise dinlenmeye davet ediyor. Bir saate yakın sohbet ettikten sonra, yaşamımızda ilk kez bir çay fabrikasını geziyoruz: çayların alım sonrası boşaltıldığı yeri, çayın 30-40°C’de öldürüldüğü, yani hafif kurutulduğu en üst kattaki bölümü, buradan çay yapraklarının üretim bandıyla alt kattaki kıyılma ve dövülme bölümüne alınışlarını –ki buradan çok hoş mayhoşumsu bir koku yayılıyor çevreye-, buradan tekerlekli konteynerlere dökülmelerini, konteynerlere borularla mayalanma ya da oksitlenme için verilen gazları, buradan son aşama olarak geldikleri değirmenleri görüyoruz. Buradan 2-4-5-6 diye numaralanmış çıkışlara gelen çaylar çuvallara dolduruluyor. İki yıllık toplu sözleşme dönemi yaklaşan işçilerle söyleşiyoruz. Çaykur’un ilginç bir şekilde işçilere ürettikleri çaydan vermediğini öğreniyoruz. Ünal ilerleyen samimiyetimizin de yardımıyla arkasından hemen karayolunun geçtiği sahile çadır kurmak yerine Ardeşen’deki evinde birlikte kalmamızı öneriyor. Memnuniyetle kabul ediyoruz. Ünal tesise girip işlerini tamamladıktan sonra birlikte minibüse atlayıp çok da sevimli olmayan Ardeşen’e varıyoruz. Ünal’ı kaldığı bekar evinde, zemini ahşap kaplı bomboş odaya çadırımızı kurup yerleşiyoruz. Akşam Ardeşen’in sahildeki çay bahçesinde oturup sohbet ediyoruz.

 

 

 

09 Haziran 1991 Pazar :

 

HEP kongresinde İstiklal Marşı okunmadı.

 

Sabah Ünal’ın erken saatte kalkarak hazırladığı çorbalı, muzlu, yumurtalı, kaşar peynirli nefis kahvaltımızı ettikten sonra yola koyuluyoruz. Çamlıhemşin yol ayrımına kadar yaklaşık bir kilometre kadar yürüdükten sonra taş ocağından kaya taşıyan damperli bir kamyonla Fırtına Deresi boyunca 7-8 kilometre kadar yol alıyoruz. Yolda şoför nedense bize Çamlıhemşin kızlarını çok övüyor. Ardeşen’den gelen çay müstahsillerini aracına binerek Çamlıhemşin’e varabiliyoruz. İlçedeki bir turistik eşya satıcısından yaylalar hakkında geniş bilgi aldıkta sonra yolda yine bir damperli kamyon sürücüsünün insafına geliyoruz. On kilometre yukarıdaki taş ocağına kadar bizi götürüyor. Ayder ve diğer yaylaların turizm bölgesi ilan edilmesinden sonra buralara çıkan yollar genişletiliyor ve asfaltlanıyor. Yol kenarında kalan devasa ağaçlar işaretlenmiş, bir bölümü kesilmiş, bir bölümü ise kesilmeyi bekliyor. Ayder merkezindeki on, on beş betonarme bina diğer eski ahşap yayla evlerinin güzelliğini gölgeliyor, ama şimdilik eski evler çoğunlukta ve genel yapı çok bozulmamış. Merkezden üç yüz metre kadar yukarıda, geçici Sağlık İstasyonunun altında Fırtına Deresi vadisine bakan güzel bir çimenliği gözümüze kestirip yerleşiyoruz. Yola çıktığımızdan beri gördüğümüz en güzel yer burası. Hava güzel. Bol oksijen. Arılar bin bir renkli çiçeklerin üzerinde eyleşiyor. Vadinin karşı tarafında gelin tülü adı verilen kar sularının oluşturduğu bir şelale var. Güneş ışığı almayan noktalarda hala kar birikintileri görünüyor. Ayder merkezine geri dönüp Çamlıhemşinli bir bakkaldan yöreyle ilgili yarım saat kadar bilgi alıyoruz. Domates, salatalık, zeytin, helva, peynir alıyoruz. Dükkan sahibi hiçbir ücret almadan bize plastik bir kutuda süzme yoğurt armağan ediyor. Çadırımıza dönüp yemek yiyoruz, ardından iki saatlik bir öğlen uykusu sonra da fırtına deresinde çamaşır yıkama faaliyeti!

 

Güneşte kızardıktan sonra çadırımıza yaklaşan Yıldıray adlı şirin bir çocuk annesini gönderdiği yoğurdu getiriyor. Önce çocuk, sonra birden güneş, ardından sıcaklık kayboluyor. Ortalığı hoş bir serinlik kaplıyor. Çadıra sığınıyoruz. Dışarıda ortalığı sis basıyor. Tentenin altında uykunun bedenlerimize hakim olmasını beklerken arka arkaya erkek bağırışları geliyor. Bulutlar içerisinde, bir yamaçtan diğerine ünleyen iri gövdeler. Heidi çizgi filmindeki gibi!

 

10 Haziran 1991 Pazartesi :

 

ABD Temsilciler Meclisi tarafından hazırlanan rapora göre Türkiye Üçüncü Dünya ülkeleri tarafından geliştirilen füzelerin hedef alanların tam ortasında yer alıyor.

 

Sabah hava yine çok güzel. Dün gece radyoda sözü edilen alçak basınç merkezi henüz bulunduğumuz noktaya ulaşmamış. Çadırı olduğu gibi bırakıp kahvaltı sonrası yola koyuluyoruz. Beş yüz metre yukarıda yol kenarında bulunan ahşap yayla evinden dönüştürülmüş kahvehanede oturuyoruz. Bize Çamlıhemşinlilerin basamak basamak nasıl yaylaya çıktıkları anlatılıyor. Fazla oyalanmadan yola aynı toprak yoldan Kavron Yaylasına doğru tırmanmaya başlıyoruz. Dorukları ardında bulutlar toplaşıyor. Çeymakçur Yaylasına çıkan yol üzerindeki köprüyü onarmak üzere iri tomruklar taşıyan bir traktör bizi alıyor ve Kavron Yaylası yol ayrımında bırakıyor. Yol soldan Çeymakçur’a, sağdan ise Kavron’a devam ediyor. Toprak yoldan yaklaşık iki kilometre yürüdükten sonra Aşağı Kavron’a varıyoruz. Soğuk rüzgar estiğinden dar bir koyakta kendimizi korumaya alıp bir şeyler atıştırıyoruz. Daha sonra doruklarda bekleşen koyu gri bulutlar yavaşça vadiye sızıyor ve gök gürüldemeye başlıyor. Neyse ki yağmur sağanak şeklinde yağmıyor. Hızla geri dönüşe geçiyoruz. Yolda İzmir’de NATO’da Bilgisayar Programcısı olan Serhat adında biriyle karşılaşıyoruz. Bize yöreyle, dağcılıkla ilgili birçok bilgi veriyor. Biz de ona buraya çok uzun süren bir yolculuğun devamında ‘göz atmak’ amacıyla geldiğimizi, bir başka sefer daha ciddi olarak sadece burayı gezmeye gelmeyi düşündüğümüzü anlatıyoruz. Salak gibi yanımıza yağmurluklarımızı almadığımız için çiseleyen yağmur altında ıslanmayı başarıyoruz. İnişte yine kahvehaneye uğruyoruz. Sonra da kısmen ıslanmış çadırımıza sığınıyoruz. Hava iyice soğuyor. Gülcan Ayder’deki Ilıca’ya gitse de o kişilik bir Alman grubunun ziyaretinden dolayı eski hamam kapatıldığı için şifalı suya girme olanağı bulamıyor. Zaten yeni bir tesis yapımı da söz konusu, ancak henüz inşaat halinde.

 

 

 

11 Haziran 1991 Salı :

 

Murteza Kaya adlı öğrencinin polis tarafından kurşunlanarak öldürülmesini protesto eden öğrenciler Laleli’de bir polis midibüsünü ateşe verdi.

 

Gece boyunca yağan yağmur her tarafı ıslatmış. Çadırı tişörtle kurulasam da yine ıslak kalıyor. Biz sağlık ocağı önündeki kuru alanda son hazırlıklarımızı yaparken, eski bir yayla evinden dönüştürülmüş Çağlayan Otelin sahibi bayan bizi içeriye süt içmeye davet ediyor. Yeni sağılmış yağlı sıcacık sütlerimizi içerken otelde konaklayan Rizeli bir yaşlı çiftle de sohbet ediyoruz. Bayan romatizma hastası ve kaplıcadan yararlanmak için buraya gelmişler. Otelin üst katında küçük odalar var. Girişte ise oldukça geniş bir lobi, yemek masası, mutfak ve sedirler. Sütten sonra ‘borcumuz ne kadar’ gafımıza ‘sizin oralarda ikram edilen sütten para mı alıyorlar yoksa?’ karşılığıyla kentsoylu kibrimiz eziliyor. Ayder’i çiseleyen yağmur altında terk etmeden önce bakkala uğrayıp bize verdiği yoğurt kabı ve kaşığı iade ediyoruz. Karşılığında bu kez güzel bir kartpostal ile ödüllendiriliyoruz. Yağmur altında ve çamurlu bir zeminde 6 kilometre kadar yol alıyor. Bir ara iki sırt çantasını da be yüklenmek zorunda kalıyorum. Önce bir çay müstahsili kamyonuyla Çamlıhemşin’e, oradan da yol inşaatı müteahhidine ait araçla Ardeşen’e kadar ulaşıyoruz. Borçkalı genç bir delikanlı bize Işıklı PTT’sinden Leyla ve Gökşin’e kartpostal göndermemize izin veriyor. Bölgenin Paris’i Arhavi’de araçtan iniyoruz. Arhavi’den Hopa’ya yürüyerek devam ediyoruz. Kıyıya dik düşen dağlar delinip yol için çok uzun olmayan tüneller yapılmış. Bunlardan bir tanesinin altından yaya olarak geçerken kafamıza damlayan sulardan biraz ıslanıyoruz. Hopa’da Gürcü pazarını gezerken dayanamayıp 3000.-TL’ye Buldan işine benzer, alıcı renkli işlemeli siyah bir masa örtüsü satın alıyoruz. Sarp tarafına doğru giden gübre ve çeşitli kimyasallar yüklü Sovyet Kaman marka birçok kamyon görüyoruz. Hopa Limanı ve elektrik santrali yönünde bir kilometre kadar yürüdükten sonra minibüse binip Sarp’a varıyoruz. Gümrük yetkililerinden izin alıp fotoğraf çekmeme kaydıyla Sovyet sınırına bir göz atıyoruz. İki taraf da birbirine çok benziyor. Kemalpaşa’ya geri dönüp sahildeki Akasya Camping’e yöneliyoruz. Yaşar Veziroğlu ve Erdoğan bizi çay içmeye davet ediyorlar. Çok hoşsohbet biri olan Yaşar Ağabey birçok konunun yanı sıra bize Işıklıların konukseverliğinden söz ediyor:’Gale’ye düşersen aşını yanında getir, su istersen aha işte dere, uyumak istersen yat yere!’. Normal şartlarda kapalı olan tesisin ışıklarını bizim için yaktıklar. Üstelik içerisinde birçok meşrubatın bulunduğu kulübenin anahtarını da çay ocağını kullanmamız için bize verdiler. Bizden ücret almayacaklar.

 

 

 

12 Haziran 1991 Çarşamba :

 

İstanbul’da Sosyalist Enternasyonal Konsey toplantısına katılan SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’nün sesi kısıldı.

 

Önceki gün buradaki arkadaşlarla uzun uzun konuşmamıza karşın Kemalpaşa/Köprülü/Muratlı/Borçka dağ yolunu yapmaktan vazgeçiyor. Belki de bir işi sonlandırmış olmanın getirdiği ruh getirdiği, belki de günlerin birikmiş yorgunluğunun sonucu bu. Önce Kemalpaşa’ya, oradan Hopa’ya ulaşıp minibüsle Borçka’ya sonra da Artvin’e gidip akşam otobüsle Ankara’ya Engin’in yanına gidiyoruz. Tülay bizi Seymenler Parkına götürüyor. Burada daima güler yüzlü sevgili Zeynep ile bol bol oyun oynuyoruz. Akşam Engin bizi Atakule’deki bir pizzacıya götürüyor. Medeniyetin nimetleri karşısında gevşiyoruz. Yarın Ankara’dan Isparta’ya gidecek ve askerdeki Ersel’i ziyaret edeceğiz…