Skip to main content

Dağ mı, deniz mi?

 Bu mübarek Cuma tatilinde, bulutsuz, masmavi gökyüzü altında, üç aydır uzaktan imrenerek izlediğim Blida Atlasları önümde, arkamdaysa masmavi Akdeniz kıyılarının kalabalık kumsalları. Küçük çantamda nevalelerim, Armut, muz, kitap, su; acaba nereye yönelsem? Güneye mi, Kuzeye mi?

   

 

 

 

 

 

Plastik gezegenin sibernetik hızında, elektronik devre mantığıyla, evet-hayır’lar arasında hızla karar vererek, önceden yönünü kestiremediğimiz yollarda izleksiz ilerliyoruz.

Aslında niyetim, her zamanki gibi basit gezi notları yazmak ama yine de yurdum insanları lokal anestezi altındayken, devlet, ekonomi, mafya, din bezirganları, coşkusal veba birbirinden beslenirken kendimi tutamıyorum.

 

Soyguncular, vurguncular, kötüler arası güdük seçim aldatmacası devrinden, bir soru/yanıta indirgenen referandumlar çağına mı evriliyoruz? Olur olmaz yerde, üzerinden aniden damlalar süzülen ameliyatlı çokgen yüzler, analarımızı ağlatmayı sürdüren düzen çarkı ellerinde, anlamsız dualar fısıldayarak, içimizde kalan son insanlık kırıntılarını da kurcalamaya niyetleniyor.

 

Oysa biz genel görüşün tersine, bu gösterenler çağında GÖRDÜĞÜMÜZE İNANMAMAYA  gayret gösteriyoruz. Çünkü ‘gördüklerimizin’, görmek istemediklerimizin ruhu kirlenmiştir. Gerçeğin yerini kapan GÖSTERİ’lerin ihtişamına hiç ama hiç kendimizi kaptırmıyoruz.

 

Ama kendilerini sistemin cazibelerine kaptıran dangalaklar, korkusundan Türkiye yerine ABD'de yaşamayı seçen nobel ödüllü kelaynaklar, referandum tarihi yaklaştıkça, 'EVET demenin AKP'yi desteklemek anlamına gelmediğini' iddia edecek kadar dumura uğramış görünüyorlar. Faşizmin dik alasını nüfuz ettikleri kurumlar üzerinden sürdüre duran ABD destekli bir parti üzerinden Cunta Anayasasıyla hesaplaşılabileceği hayalini görecek kadar esrimişler. 

 

Amerika'dan, elin gavurunun bağrından yurda Gülen'ler, zamanında 12 Eylül cuntasını alkışladıklarını unutarak referandumda 'evet'in hayırlara vesile olacağını vahyediyorlar. 

 

“İletişim sisteminin tamamı karmaşık sözdizimine sahip bir dilsel yapıdan soru/yanıt – sonsuza dek sürüp gidecek test uygulamaları – şeklindeki biner ve sinyaletik bir sisteme geçmiştir. Oysa bilindiği gibi testler ve referandum kusursuz birer simülasyon biçimidirler, çünkü yanıt sorunun içindedir yani önceden tasarımlanmıştır.” Tek yönlü bir soruyla dayatılan ‘anlık’ anlamsızlıklar. Çok sevdiğimiz, kutsalımız demokrasi yanılsamasında halk, dört ya da beş yıllık dönemlerde sihirli kutucuklara attığı üzeri mühürlenmiş katlanmış kağıtlar aracılığıyla kendi kendini yönettiği hissini kendisine duyumsattıracak ‘yüklenici siyasetçilere’ kaderini havale ediveriyor.

 

Kulları Adalet ve Kalkınmaya yönelten gelenek, diğer benzerleri gibi 12 Eylül karabasının sağladığı geniş ve rahat  harekat sahasından son haddine kadar yararlanmıştır. Avrupa Birliği ile uyum zorlamasıyla bugüne kadar yukarıdan aşağıya ve işbirlikçi sermayenin zorlamasıyla yapılan bilumum yasa değişiklikleri, madde canbazlıkları bu gerçeği değiştirmemektedir.

Aynı şekilde ulusal ordumuz içerisinde denetim altına alınamayan unsurlara karşı yürütülen Ergenekon temizliği de, bazı sapkınların dediği gibi ‘darbecilere karşı’ bir demokrasi savaşımından daha çok, ABD stratejistlerinin çizdiği ‘uzun ince yolda’ milliyetçi engelleri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Ama kendimizi kolaycılığa kaptırıp, bizim gibi jeostratejik öneme sahip gelişmekte olan ülkelerde 'Allah Allah' diye saldıran ordumuzun ülkemizde farklı bir işlev üstlendiğini filan da idda edecek kadar kendimizi kaybetmedik.

 

Anayasanın halkın yararına, demokratikleşme görüngüsüyle değiştirildiği iddiası KOSKOCA BİR YALANDIR.  12 Eylül’ün izlerini silmenin, darbelerle ve darbecilerle hesaplaşmanın biricik yolu, konuyu fazla dolandırmadan, eli kanlı darbeci generalleri, dönemin diğer sorumlularıyla birlikte bir an önce yargılamaktan  geçmektedir. (Burada burjuvazinin ürünü olan adalet ve 'muhakeme etme' sistemini bir çırpıda farklı adlar altında ters yüz edip, şekliyle, mekanizmasıyla, mantığıyla aynen kullanmaktan da başka, daha yaratıcı çarelerimiz de olmalıdır diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum).        

 

12 Eylül, faşizm, postal, darağacı istismar edilerek ikiyüzlülük yapılmakta ve halkımızın her zaman mazlumdan yana olan duygularıyla oynanmaktadır. CIA planları doğrultusunda komünist cephenin ilerleyişine karşı köktendinci hareketlerin desteklenmesi stratejisi bağlamında, bugünkü islamcılığı, tarikat ve cemaatleri besleyen palazlandıran darbeyle birlikte yaratılan anti demokratik ortamdır. Yine, idamlarına yalancı gözyaşları dökülen devrimci gençleri, o dönemlerde bıçak ve odunla kovalayan Akıncı kadroların başındaki bu insanlar değil miydi?   

 

Halkın biricik sorunu, toplumsal adaletsizliği ve sömürüyü pekiştirecek anayasalarda yapılacak biçimsel değişikliklerden çok, masa altı kırıntılarla yetinmeden,

PASTADAN PAYINI HAKKIYLA (yani EMEĞİ ORANINDA) ALABİLMEKTİR. 

Sömürüsüz EŞİTLİKÇİ BİR DÜZENDİR.

Eşeğin (...) “Evet” diyen, “İ-A, İ-A” diyen bir hayvan olduğu kuşkusuz doğrudur.  Fakat onun “Evet”i Zerdüşt’ünkinden farklıdır. Ayrıca eşeğin bir de Zerdüşt’ünkinden farklı olan “Hayır”ı vardır. Aslında eşek “evet” dediğinde, olumladığında ya da olumladığını sandığında, taşımak dışında hiçbir şey yapmaz. Olumlama sandığı şey taşımaktır; olumlamalarının değerini sırtındaki yükün ağırlığıyla ölçer. (...)

 

‘Müesses nizamı’ ulusalcıların mı Amerikancıların mı, laikçilerin mi din bezirgânlarının mı eline geçirdiği pek de o kadar önemli değil. Her birinin nelere kadir olduğunu bugüne kadar iyice öğrendik. Şirin hayvana hakaret anlamına gelse de Nietzsche’nin mecazından devam edersek, akraba evlilikleriyle genleri fakirleşen yurdumda aritmetik olarak eşeklerin sayısı arttıkça yükün miktarı azalmıyor. Aksine her seferinde yeni gelişen, semiren şirin orta burjuvazi yükünü arttırıyor.    

 

Eşek (ya da deve) önce dini değerlerin yükünü taşır; daha sonra, Tanrı öldüğünde hümanist, insanca –pek insanca değerlerin yükünü taşır; en sonunda ise hiçbir değer kalmadığında artık gerçeğin yükünü taşır. (...) Sırtımıza konulan yük,  kendi kendimize sırtlandığımız yük, sonunda da artık taşıyacak bir şeyimiz kalmadığında, yorgun kaslarımızın yükü. O halde eşekte “Hayır” da vardır; çünkü “Evet” dediği şey, aynı zamanda bütün aşamalarını katettiği hiçliğinin sonuçlarıdır.

Daha ne pahasına, nereye kadar taşıyacağız bu yükü?

 

**  

Sandığa gitmeyecek olsam da bu basit seçimde tereddüt etmeden kararımı verdim: deniz yerine dağ, yani Şrea diyorum. Blida’ya giden dolmuşun içerisinde, açık pencerelerin anaforunda, ovanın verimli topraklarını izliyorum. Şehir stadının karşısında yer alan teleferik istasyonuna girerek 50 Cezayir Dinarı karşılığında biletimi alıyorum. Gişenin yanına asılmış tanıtım afişlerinin fotoğrafını çekerken bir sivil işgüzar fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söylüyor. Üstelemiyorum. Yeterince görüntü aldım zaten. 7,1 kilometre uzunluğundaki Teleferik hattı bir Fransız şirketi tarafından inşa edilmiş. İki kademeli işliyor. Cezayirliler bu hattın uzunluk açısından dünyada üçüncü olduğunu söylüyorlar.

 

2002 yılında UNESCO tarafından biosfer rezervi olarak kabul edilen Şrea Ulusal Parkı (Parc National de Chréa), başkent Cezayir’in 50 kilometre güneyinde bulunan Blida vilayetinde yer alıyor. Tel Atlaslarının bir bölümüne denk gelen Blida Atlaslarının tam ortasında yer alan dağlık araziye kurulu bir parktır. Parkta bulunan küçük kayak pistinde kışın kayak yapmak mümkündür. Şrea,  Djurdura, El Kala ve Tassili ulusal parklarıyla birlikte Cezayir’in akciğerlerinden biridir.

 

Ulusal Parkta üç ana bölge dikkat çekmektedir.  Batıdaki El Hamdania, Berberi Makak Maymunu (Macaca Sylvanus) ve yırtıcı kuşlara ev sahipliği yapmakta, Şiffa (Chiffa) Boğazı, şelaleler ve Tamesguida Gölü (1230 metre) ile dikkat çekmektedir. Bu bölgede yer alan El Hamdania Ekolojik müzesinde, park alanı içerisinde yaşayan türler, canlı olarak ve değişik şekillerde (kurutulmuş, ya da özel bir sıvıda muhafaza edilmiş olarak) sergilenmektedir. Berberi Makak Maymunu Afrika kıtasında, Cezayir, Fas ve Cebelitarık kayalıklarında doğal ortamında yaşayan tek makak türüdür. Makakların diğer türleri aslen Güney Asya ve Güneydoğu Asya’da yaşamaktadırlar. Makaklar olur olmaz ağlamazlar. 

Parkın orta kesimlerindeki Şreya bölgesi yüzyıllık devasa sedir ağaçları yanısıra yaz ve kış spor etkinliklerinin yapılabileceği alanlar bulunmaktadır.

 

Doğudaki Hamam Meluan Bölgesi, önemli termal kaynaklarıyla dikkat çekmektedir.

 

Ulusal park, 1998 yılında, 64’ü koruma altında olan ve 1210 bitki türünü barındırmaktadır. Sedir ağaçları, 1300  ile 1600 metre irtifadaki 1200 hektarlık rutubetli bir alanda yer almaktadır. 800 metre yüksekliğe kadar yeşil meşelere, Halep çamlarına, Berberi Thuya ağaçlarına rastlanmaktadır.

 

Teleferikten 1500 küsür metrede iner inmez dağın doğu yamacını sedir ağaçları altından yürüyerek dolaşıyorum. Değişik yerlerde ve hakim tepelerde askeri kamplar dikkat çekiyor. Kum torbalarıyla tahkim edilmiş siperler, tam teçhizatlı çelik başlıklı ve çelik yelekli askerler, yakın zamana kadar kökten dinci gruplar tarafından güneyden kuzeye intikalde ve özellikle kuzeydeki kıyı kesiminde eylem sonrasında dağın geri çekilmede ve gizlenmede yoğun bir şekilde kullanıldığını doğruluyor.

Aklımda Başkanlık Sarayına yaklaşmadan 8-10 kilomtre aşağıda batıda yer alan Chiffa boğazına yürüyerek inmek var ama daha önce konuştuğum Cezayirli dostların hiçbiri bunu tavsiye etmiyor: “ilk kilometrede kaçırılar ya da keserler seni” diyorlar. Söyleyenler buranın yerlileri olunca dikkate almak zorunda kalıyorum.  Dağın Blida’ya bakan yamacında bir sedir ağacının dibine çöküp, yanımda getirdiğim meyveleri yiyorum. Aşağısı 35 derecede kavrulurken burada tertemiz ve serin 20 derecelik sedir aromalı bir hava var. Ortada kimseler yok; yanımda getirdiğim kitaptan ancak 10 sayfa okuyorum: Kapitalizmin geleceği (sınıf mücadelesinin alacakaranlığı...)

 

Aşağıdaki dik yamaçtan başı sarıklı bir adam hızla ilerliyor. Sedirden sedire gövdesini bir belirip bir kayboluyor. Bir süre sonra onu tümden kaybediyorum. Bulunduğum konumu değiştirip, çevreye daha hakim bir ağacın dibine taşınıyorum. Aklım geride bıraktıklarımda. Güneş açık yeşil sedir yaprakları arasından, toprak zeminde münferiden dolanan karıncılara yol gösteriyor.Zamanın geri kalanını bu ağacın altında geçiriversem?

 

ORMANDAKİ ADAMIN İÇİNDEKİ ORMAN

Yok

İkisinden başka

Kimseler

 

Karakabaklar, az ötedeki yaşlı sedirin son dallarına konarak bana bakıp acı çığlıklar atıyorlar. Yanımda yiyecek getirmediğime kızıyor gibiler.  Uzaktan, dalların arasından ancak bir kısmını görebildiğim rampada bir askeri kamyon sınırlarını zorluyor. Chiffa boğazına ayrıca arabayla gideceğim ve yola kadar inen korkusuz makaklara fıstık vereceğim. Beyaz mintanlı sakallı bir gölge iri sedir ağacı gövdelerinin arasında bir görünüp bir kayboluyor.

 

Blida ovasının gerisinde son yükseltiler. Arkada mavi beyaz Akdeniz. Düzlükte tarla aralarında yer yer anız ateşleri yanıyor. 

 

En büyük hayvan korkudur

 

Bu yaşam bir seferlik.

Uyaroğulları çıkar bataklığında çırpınsın dursun.

Bize gereken sadece biraz daha cesaret...