Cezayir İşçi Sınıfına Selam!
Killi toprağın üstünü bir talk pudrası gibi kaplayan ince toz tabakası havalanınca uzaktan tam olarak neyin yaklaştığı belli olmuyor. Ancak açık kahverengi bulutun ardından bir yükselip bir alçalan baretler ve terli esmer kafalar belirginleştikte, yaklaşanın bir iş makinesinden çok, canlı ve heyecanlı bir kalabalık olduğu anlaşılıyor. Buraya topoğraf olarak düşen ancak daha sonra üstün yetenekleri fark edilince Kamp Amirliğine terfi ettirilen Ruhi Bey, az önce telsizden Cezayirli işçilerin yemek boykotu yaptığını anons etti.
Yaklaşık yüz kişilik kalabalık, briket duvarlı ‘yaşam’ alanlarında, taşan foseptik çukurunun yanındaki yemekhaneye girmeyi reddetmiş ve sömürge döneminden kalma eski bir şaraphaneden dönüştürme idari binaların bulunduğu alana doğruyönelmişti.
Yemek şirketi parasını alamadığı için işverenini ‘eldeki erzaklarla yetiniyorum’ diyerek, çok tehlikeli bir silahla cezalandırma yolunu seçmişti. Cezayirli işçiler, kurufasülye pilav yedikleri üst üste on birinci öğünün sonrasında sertleşmeye başlayan bağırsaklarının da itkisiyle ayaklandılar. Türk işçi, mühendis, idari personelin tümü, fasülyenin bir kısmını pilav üstüne de ekletip ve ‘buna da şükür’ diyerek yemeklerini ses çıkarmadan yutarken, her fırsatta küçümsedikleri Cezayirli işçiler demokratik geleneğin güzel bir örneğini sergiliyorlardı.
Çok da ‘sınıf’disiplinine uygun hareket ettikleri iddia edilemeyecek yerliler, güle oynaya, şanlı isyanlarını ‘Lubya, Lubya!’ sloganlarıyla taçlandırıyorlardı: Kuru fasülye ayaklanması! Farklı boy ve ebatlardaki güvenlikçiler de, aynı fasülye zulmüne onlar da maruz kaldıklarından olay yerine yaklaşmayıp uzaktan izlemeyi tercih ediyorlardı.
Cesur ve ciddi bir tavırla kafasındaki baretle karşılarına çıkan kısa boylu şantiye şefi, önce iki kısa kolunu havaya kaldırarak kalabalığın sloganlarını susturdu. Ardından arkasında bir polis ordusu ve panzerler olan Çevik Kuvvet Şube Müdürü edasıyla elindeki telsizin antenini boşluktaki sineklere doğru savurarak duruma hakim olmaya çalıştı. Örgütsüz ama kararlı işçiler bir daha Lubya yememek konusundaki kararlılıklarını, hemen oracıkta seçiverdikleri sözcüleri aracılığıyla kez daha ifade ettiler.
‘Kuru fasülye’ kaybetmiş, Cezayirli işçiler kazanmıştı.Sabah kahvaltısında jelatinli karper peynir ve kahvaltı tepsisinden kazımakta zorlandığımız süt tozu bulamaçlı pudingi şokokrem diye yutturan Türk yemek taşeronu değiştirildi ve öncekinden ancak biraz daha kaliteli olan bir başka şirket göreve başladı.
Türk işçilerin, çok küçümsedikleri sınıf kardeşleri sayesinde karınları doymaya başlamıştı. Üretimden değil çenelerinden gelen gücü kullanmada yetkinleşen yurttaşlarımız her zamanki gibi içinde olmadıkları, bir türlü dahil olmayı beceremedikleri bir süreçle ilgili uzun uzadıya değerlendirmeler yapıyorlardı. ‘Nankörlük etmemek’ gerekiyordu, hem bu Cezayirlilerin çoğu kuru fasülyeyi evlerinde dahi bulamıyorlardı ki!
O sıralar radyoda demirçelik fabrikası Arcelor Mittal grevinden söz ediliyordu. Bu kez demirçelik işkolunda örgütlü işçiler, yönetimin arabulucuk ve engelleme çalışmalarına karşın Fransız işverenlerine karşı greve gitmişlerdi. Kısa bir süre sonra işveren geri adım attı ve sendikanın taleplerine olumlu yanıt verdi.
Geçenlerde Arapça yayın yapan Al Khabar gazetesine konu olan bir başka ders daha verdi yerli kardeşlerimiz. Ramazan ayı öncesi, maaşlarını iki hafta gecikmeyle hâlâ almadıkları için öğleden sonra işe çıkmayarak, idari ofislerin bulunduğu avlunun alçak duvarına tek sıra altında oturdular. Yüze yakın kişi, şirket ortaklarının ve şantiye yöneticilerinin bulunduğu binaya yüzleri ve sahaya arkaları dönük durarak, pasifist bir tavırla taleplerini dile getirdiler.
Bu sakin eylemin disiplinini her zamanki gibi üç dört provokatör işçi bozmaya yeltendi. Uyarılarımıza rağmen (günlerdir incirlerin olgunlaşmasını beklediğimiz için) çevredeki incir ağaçlarına çıkıp daha yeni olgunlaşmaya başlayan meyveleri, bir çeşit meydan okuma tavrı içerisinde talan ettiler. ‘Üreten biziz, toplayıp yiyen de biz olacağız’ der gibi bu işi gürültü patırtı ve duvara dizili olanların alkışları altında yapıyorlardı.
Sözleşmesiz, sözleşmeye imza atanı da sözleşmenin nüshası kendisine verilmeden bu yaban ellere göç eden ve iki aylıkları ‘içeride’ bloke edilen Türk işçilerimiz yine olan biteni ağzı açık biçimde izliyorlardı.Son on yıllarda 'istikrar' dönemlerinde, garip bir şekilde mücadele etme, hakkını arama ve direnme genleri körelmiş, yerine teslim olma, sorgulamama ve şükretme genleri yerleşmişti.
Münasebetsiz Cezayirli özel güvenlikçi şefi (ki kendisi herkese astsubay emeklisi olduğunu söylemekle birlikte kasabanın en önde gelen fırlamasıdır) iş olsun diye jandarmaya olayı haber verince, ellerinde kaleşnikoflu erler, son model yeşil beyaz cipleriyle şantiyeye ‘intikal’ ettiler. İşçilerle görüştükten sonra şantiye yönetimine gelerek bir nevi ‘arabuluculuk’ yaptılar. İnce ve zayıf yapılı çavuş küçük ajandasına düzenli notlar aldı.
Bütün bunlar yaşanırken, komşularımız kızıl Çinli mahkum işçiler şantiyelerinde harıl harıl, makine gibi çalışıyorlardı. Çok düşük ücretle, çalışma izinleri olmadan, vize sürelerini aşmış, pasaportlarına el konulmuş, yasadışı bir şekilde ülkede konaklamaya devam eden bu mahkum işgücünün hak arama gibi bir sorunu yoktu. Kızıl kitap eski ve uzak bir masal kitabına dönüşmüş, suçluların topluma geri kazandırılması görüngüsünde, ağzına kadar dolmuş tutukevlerini hafifletmek ve dünyaya yayılan Çin İmparatorluğuna ucuz işgücü sağlamak uğruna, 'yeni bir insan, yeni bir imparatorluk' için köleliğe boyun eğmişlerdi. "Binbir"den çok fazla mahkum çiçek yeryüzüne boğaztokluğuna dağılmış durumda. Yaşam alanlarına ve mutfaklarından gelen kızartma kokularına bakılırsa hallerinden de memnun olmalılar. Belgeleri eksik olduğu için çok da şantiye dışına da çıkmıyorlar, güvenlik sorunu da yaşamıyorlardı.
Ne yazık ki, ırkçılık, milliyetçilik, forma ve namus konularında çoğul olarak parlayıveren anlık tepkilerimiz, iş-ekmek-özgürlük alanında o kadar güçlü ve uzun soluklu olamıyor. Ne de olsa bu ‘alan’, yaşanmışlıklarle teyid edildiği üzere ölüm, kurşun, cop, parmaklık demek olduğu için, ‘görmezden gelinmesi gereken’ çok tehlikeli ve lanetli bir bölge olageldi. Sosyal Güvenlik reformu (mezarda emeklilik) gibi çalışanlar, emekçiler aleyhine son on yıllarda gerçekleştirilen neoliberal düzenleme ve saldırılara karşı sessiz kalışı ve emek örgütlerinin sermayeye karşı etkili bir direniş örgütleyememesi ‘hak arama’ geleneğinin gün gittikçe kaybolmaya başladığını gösteriyor. On yılların baskı ve zulmünün de etkisiyle insanlarımız doğrudan mağdur oldukları durumlarda dahi ‘sahaya’ inmekten çekiniyor ve tribünde çiğdem çıtlatıp olan biteni ve oyuncuları uzaktan izlemeyi tercih ediyor. Kitle psikolojisiyle tribünden gizlenerek sahaya bozuk para atmak ve hakemin yedi ceddine küfür etme cüreti çoğu zaman yetersiz kalabiliyor.
Ve çok tartışma götürür ‘öncülük’ durumu, bu gurbet elde henüz tam da proleterleşememiş, kısmen yarı toprağa bağlı gündelikçi sevgili yeşil-beyaz yerli yoldaşlarımıza kalıyor!