Hava kapattı
Benim küçük dünyam daraldı, bu bitmek bilmeyen topraklarda sıkıştı kaldı.
Elde oyuncak olmuş içi bomboş teneke kürenin döndüğü yerde kilitlenen bilişsel bakışım, gün ve toprak gördükçe benzeşen gölgelerin serinliğinde tükenen bir nefes gibi kısılıverdi. Bilerek boşa adım attım, yorulmadım. Bilincin gücül nesnesi halı üstünde yuvarlandı. Aynı hayal kırıklarına ayakları kemiğe kadar batmış kalın sesler masa üstünden çatal bıçak ritminde eserken, ben dinliyor gibi yaparak hiçbirini önemseyip kaydetmedim. Masanın altındaki püçürükleri başparmağımla işaret parmağı arasına alıp çöp haznesinin kapağı açılır kapanır olan matchbox demir kamyonuma doldurdum. Üç yaşında kesin kararımı vermiştim. Dünya kurtlanmış bir pamuk şekerdi ve ben büyüyünce çöp olacaktım. Ele avuca sığmayan ve önce kendine yalancı. Aynı benden öncekiler, aynı onlar gibi.
Sonra hapşırık gibi olur olmaz yere rastgele patlayan çok ucuz günler geldi geçti. Birbirinin tıpatıp aynı ve hepsinden çok ama çok farklı. Vade farksız pişmanlıklar hiç yokmuş, hiç olmamış gibi olmayı öğrendiler. Uygun olmayan anıların üstüne oturdu belleğim.
Uccle’de, bundan haberi olmayan şirin Magali’ye aşık oldum. Öğretmenim izin vermediği için sıra arkadaşım sarışın bomba İsabelle Apt’ın yanında altıma işedim. R’leri istedikleri gibi söyleyemediğim için çevremi saranlar arasından annesi okul-aile birliğinde olan Murat’ın kafasına dizimi geçirdim. Füsun Ablamın bankadan arkadaşı eşinden yeni boşanmış Nevin öğretmen bacağımda pergel kırdı.
Sokağa kısa pantolonla ama biraz geç çıktım.
Çitlembik ağacının oturak merkezi, yeraltına inen yenileriyle değişen işe yaramaz telefon kablolarıyla çevrildi. Aralarına daha yükseklerden kopartılan dallar dikine döşendi.
Uçurumuna kafatasçı Tamer ve Timur kardeşlerin ördüğü ağ gerilen araziye, gri beyaz karanlık odunların arasından ince, nağmeli bir ses süzüldü. Kemal ağabey ikinci kattan kazma kürek verdi. Tuğlalar toplandı, yıkıntı düzlendi. Haldun’un file önü şimşek vuruşlarıyla toprak düzlendi.
Büyük ve umursamaz bir cesaretle ama hep bir tehlike algısı içerisinde yaşayageldim.
Çok korktuğumuz Baki yoldan geçerken, bugün Alman Göte Parmak Enstitüsü’ne satılan arazideki biricik adamıza yan baktı. Belalı Nuri’nin kulağına gitmemesi için ses ve ışık disiplinine özen gösterildi. Sonra bütün bu olan bitenlerin üstüne, yüzünü bir türlü göremediğimiz yükseklerdeki bir mal sahibi tarafından koskoca bir utanç duvarı örüldü. Bir kısmını kırsak, üzerine adını yazsak da artık kimse aşağıya inmeye cesaret edemedi. Biz yeraltına indik.
Zalim zaman zaman yer ve kabuk değiştirse de her daim zulüm hiç eksik olmadı.
Bir çıkış yolu bulabilmek için kendime sahaflardan ikinci el bir A’dan Z’ye İstanbul aldım. Rami’de, Davutpaşa’da sokak çalıştım. Kentin labirentlerinde ayak izi kovaladım. Evim işim okulum akrabalarım yürüme mesafesinde olsa da bir mavi kartım oldu. Körüklü otobüslerin havalandırma mazgallarına sonradan havalanmayı öğrenecek olan kağıt tomarları bıraktım. Otobüs aktarma noktalarında, bir otobüs tam kalkmak üzere iken birden kapıya yönelip inmeyi, hızla bir otobüsten diğerine geçmeyi çalıştım. Asıl ailemi oluşturan topluluk zırhına sığındım. Kalabalıktık, güçlüydük ama adımız hep sahteydi. Sorgulamadım, çünkü o kadarını bilemiyordum ama ne söyledilerse de yapmadım. Yeri geldiğinde gerçekliğimi örten bir kalın perde oldu mücadele. Bir dediklerini iki ettiğim de oldu, ama karşı çıkmaktan vazgeçmedim. Cephenin en sıcak yerinde oradan oraya sıcağı torbadan tüten metal parçaları taşıdım aceleyle. Çıkmaz gibi görünen pasajlara dalıp hiç umulmadık yerlerinden dışarıya sıyrıldım.
En çok satan gazetenin iş ilanı sayfasında birbirinin tekrarı olan duyuruları dikkate almamayı bildim. Abur cubur bir gündeliğin çıldırtıcı sıradanlığına ayak direttim. Yukarıdan baston iki kere döşemeye vurunca inimden fırlayıp, yay meydanına yanaşan tankerin beleş içme suyu kuyruğunda hakkımdaki dedikoduları dağıttım.
İnsan piyasasına girmedim.
Barutu bulmadım. Zaten fişeklerin içerisindeydi, bana sadece plastik kılıfı hafifçe kaldırıp içeriği bir kağıda dökmek kaldı.
Kitap yazmadım. Rezil olmak ve satılmayan kitaplarımı yayınevinin ikinci katındaki indirimli kitaplar bölümünden geri toplamamak için.
Sizin varoluşunuzu yüceltmeniz karşısında, aynaya bakıp karşımdaki sureti hiç ciddiye almadım güldüm.
Yakın çevre içinde yerküre üstüme kapanınca kendi yurtdışıma taştım.
Mor’ların izinde taş toprak çölünde yılansız bir izlek aradım. Cezayir’de birkaç yıl süren bir parçalı yarı maraton koştum. Sfax’ta haberci güvercinleri kovaladım. Yoff plajında abdestsiz kum topu oynadım. Meskinşehir’de Sultan Savalan’da azeri Türklerle barbunya fasulye yedim. Yaşlı bir İtalyan cenaze levazımatçısının Etiyopya’daki yük tren kazası sonrası çektiği boyunları ve uzuvları yer değiştirmiş hayvan leşi fotoğraflarını gördüğüm ülkede gaza getirilmiş bir Afar’ın salladığı inşaat demiri ensemin üzerinde çınladı. Yemen’de cembiye kuşandım, Palmira’da palmiye. Yammune’de Neba el-Arbain’den su içtim, Sur’da şehit mezarlarındaki sarı bayrakları öptüm, El Hamra’da benim için sadece Cumartesileri açık sayılabilecek sinemanın önünde çekilişten kazandığım plastik kum oyuncak setini gördüm. Mkinvartsveri’de buzul gölünde saçlarımı ıslatırken kahkahalarla gülen Osetlerle ata bindim.
Madentepe dahil önüme çıkan bütün toprak birikintiklerine çıktım. Ayağıma taş değdi, takıldım, düştüm, indim, boğuldum bir daha çıktım. İndim, dinlendim bir daha çıktım. Her defasında yuvarlanan taşla birlikte daha güçlü. Üç bin metrede çadırıma Burcu girdi.
Dönüp dolaşıp hep aynı solucanlı zemine geri döndüm.
Annem beni hep bir ordunun başında görmek isterdi. İstediği oldu da. Koskoca, uygun yaprak, rüzgarda kadife yanar döner yemyeşil bir ordu. Parmağımı şıklatınca alayı bir adım öne atılıyor. Zamanı geldikçe hepsine ayrı bir kod adı verdiğim bin ağacı baştan sona, teker teker elliyorum. Her yıl, her mevsim, her hasatta, her işlekte baştan sona, teker teker. Birbirimizle şakalaşıyor, ele avuca sığmayan bir samimiyetle günümüzü gün ediyoruz. Ara sıra aramıza kara kıllı mahfuzlu geri vites nedir bilmeyen daima ileri yabandomuzları dalıyor. Alakargalar, oklu kirpiler, hortum delen karatavuklar. Yılmıyorum. Ne de olsa son durak bu artık: Kurtuluş!
Kendi adımdan türeyen bal gibi üzümlerden illegal şaraplar üretiyorum.
Aile, kardeş, akrabaymış, çolukmuş, çocukmuş hepsi genel geçer gündelik faaliyetlere karışan koskoca bir yalan. Şimdi varsa yoksa benim için tek mutluluk dördü kedi, biri köpek beş tüylü yaratık. Sabah, akşam günde iki öğün yemeğe saldırmadan önce birbirilerini tırnak içeride tokatlamalarını izliyorum. Hayatımın biricik anlamına dönüşen bir cümbüş.
Kedilerin biri, turuncu siyah beyaz, üç renkli çılgın anneleri. Bundan iki yıl önce ağzı burnunda hamileyken benimle birlikte indiği bağda sancıları yoğunlaşınca kucağıma alıp yeniden tavukevi’ne çıkarttığım ve orada biri sonradan ölen dört yavru doğuran iddiasız ama çok iyi, vicdanlı bir anne.
İkisi dişi biri erkek, yavrularını bir yaşına kadar emzirdi.
Beyaz olanı, babası beyaz atlı inatçı teke Viavia’nın kopyası. Sinirli ve özellikle yemeğini yerken çok acımasız.
Tam bir Marilyn olan Sarı olanının karakteri Annesinin kopyası. Fırsat buldukça komşulardan otlanıyor.
Hafif şehla olan tekir erkeğin bezgin bakışları ise son dönemde çok gündemde olan işbirlikçi kurucu öndere benziyor. Kapı yiyecek için açıldığında en büyük yaygarayı o koparıyor. Selahattin dahil herkes zindanda kalsın, bir tek beni bırakın diyor. O şimdi artık ergin ve özgür bir erkek. Kısırlaştırılmış Annesi ve kız kardeşlerinin poposunu sadece koklamakla yetinip eril enerjisiyle dışarıya açılıyor. Yalanmıyor bile. Sırf bu yüzden bana benziyor.
Yazı, hayat bu haliyle daha da yoldan çıkmadan toparlayalım.
Geldim, gördüm ve beklendiği üzere doğum günleriyle sayamadığım yaş ve yılların sonunda varlığıma yenildim. Menzili giderek eksilen ve küçülen bedenim gün gelecek bu güdük ve her dile getirildiğinde biçim değiştiren anıları da bünyesinden atacak. Su durulacak. Yeşil sütleğen çiçekmiş gibi yapacak.
Ha, bu arada unutmadan şunu da ekleyeyim, çok önemli.
Sana da, size de, yürüyor gibi yaparken iki yana sallanan şeytan bakışlı katil hırsız hortlağa da, Noel Baba’ya da inanmıyorum!