Skip to main content

Turizmin Hafızası

Hafıza, bireye geçmiş deneyimlerini hatırlama, algılama, öğrenme ve edinilmiş bilgiyi kullanma yeteneği sağlar. Bu süreçlerin tamamı bireyin duygu, düşün ve sezgilerine dayanan, kişiye göre ve kişisel olarak biçimlenir. Yani herkesin yaşanmış aynı gerçekliğe ilişkin hafızası özneldir. Bununla birlikte bu kişiye özel hafızalar gerçeklikte buluştukları oranda kalabalıklaşarak somutlaşırlar ve bir tür hiçbir zaman tam olarak gerçek olmayı beceremeyen bir tür “tarih” oluştururlar. Hayvan hafızasında da bu etki var olmakla birlikte gerçeği kasıtlı olarak şekil bozumuna uğratacak boyuta ulaşmaz. Ya da biz anlayamayız.  

Geçmişte yaşanmış gerçekleri bile bile altüst etme alışkanlığı bir çeşit kafa karışıklığı ya da bilinç bulanıklığına karşılık gelir. Üst üste tekrarlanması durumunda hastalıklı, kronik bir hâl alır.

Geçtiğimiz günlerde internet ortamında başıboş dolanırken rastladığım ve « Türkiye Turizminin Hafızası » gibi iddialı bir sloganla kendini tanıtan Turizm Ansiklopedisi’nde, yıllar içerisinde bizzat tanık olduğum bazı maddelere göz atma gafletinde bulundum. Yaşamın birçok alanına parazit mantarlar gibi nüfuz eden, çakma Masonik hücreler benzeri devre sayılarıyla birbirilerine sokulan, kurumlar içerisinde habis urlar gibi öbekleşen bir kısım GS Liselilerin bazı maddeler üzerinden buraya da sirayet ettiğini tiksinerek gözlemledim (son çalıştığım şirketlerden birinde çoğu GS Liseli olan üst düzey yöneticilerin öyle gizli mizli değil tescilli birer mason olması oldukça ilginçtir). İş yaşamım boyunca birinci elden tanık olduğum gerçeklerin kafaya göre nasıl altüst edilebildiğine içimden gülerek tanık oldum. Bir tür somut “bilgilik” olma iddiasında olan bir çalışmada yazılanlar soyut açık yanlışlarla dolu. Göz attığım maddelerde ele alınan şirketlerin kuruluşu, sahibi, yöneticileri, emekçileri vs. Zaman ayırıp kaynak linklerle “akademik” yönetime doğrudan uyarıda bulunsam da gerekli düzeltmelerin yapılmadığını gözlemledim.  

1982 ila 1987 yılları arasında bizzat İstanbul’daki merkezinde tüm Türkiye operasyonunun kalbinde, transport yani ulaşım bölümünde iki üç yılı sorumlu mevkide olmak üzere çalıştığım şirkette sadece bir iki sezon Kuşadası bölgesinde, daha sonra Belediye Başkan Yardımcısı olacak birinin de ortağı olduğu tatil köyüne gelen zavallı Fransız turistleri çete halinde dolandırmak üzere kurulmuş GS Liselilerden oluşan bir çetenin şirketin tüm operasyonunu yürütüyormuş gibi gösterilmesi üzerine maddenin yazılma sürecini inceledim. Madde yazarı bu turizme yüksek hizmetlerini sunan güruhun üyelerinden biriyle yaptığı telefon görüşmesini “bilimsel” kaynak olarak gösteriyor, anlatımları sorgulamadan oradan aynen aktarmış. Referans alınan şahıs daha sonraları turizme hizmet yolunda edindiği sermaye birikimiyle, yurtdışı seyahat sigortaları üzerinden turistleri dolandıran bir şirket edinmiş ve sektöre hizmet etmeye devam etmişti. Türkiye’de faaliyet gösteren bu tür şirketlerle ortak çalışan çok muhterem temiz aile çocuğu şarlatan doktorların, gözüne kestirdikleri karnı ağrıyan turistleri sahte apandisit teşhisiyle nasıl hemen bıçak altına aldığını, buna benzer yollarla edindiği helal kazançla bu işi bu kez daha örgütlü bir şekilde yürüten koskoca hastaneler kurduğunu gözlemledim.

Buna benzer bir « Türk Turizmine Hizmet » efsanesini daha aktarayım size. 1950’li yıllarda, özellikle Efes ören yerini gezmek bölgeye gelen ve o dönemler büyük gemilerin yanaşabileceği derin limanı olmadığı için açıkta Kuşadası açıklarında demirleyen yolcu gemilerinden turistleri karaya taşıyan balıkçı tekneleriyle işe başlayan bir başka kahraman öncü turizmcimiz, 50’li yılların sonunda bölgenin ilk turizm şirketini kurar. Zamanla teşviklerle siyasi desteklerle oteller satın alır ve gün geçtikçe palazlanır. Ben yaşım itibariyle o dönemlerde Kuşadası’nda sektörde ne tür ulvi hizmetlerin verildiğine şahsen tanık olamadığım için çok ayrıntı veremeyeceğim.

Ancak 1993 yılında göç ettiğim ilçede çalışma yaşamım içerisinde bizzat tanık olduklarımdan rahatlıkla söz edebilirim.

Aynı yağmur altında...

Daha sonra kendisinin de kurucuları arasında yer aldığı bir yerel dernekten bilmem kaç yıllık hizmet ödülü alan amcamız, bölge dağıtıcısı olduğu o dönem dondurulmuş gıda ürünlerinde tekel konumunda olan şirketin ürünlerini depoladığı soğuk hava deposunda yaban domuzu eti ticareti ile sağlığımıza da hizmet etmiştir. Sahibi bulunduğu tatil köyünün kelli felli havalı güneş gözlüklü kolunun altında hep ajandasıyla gezinen satın alma sorumlusu yönetiminde önce yakın köylerden, kapasite genişleyince Afyon, Denizli’ye varana dek iç Ege’yi kapsayan büyük bir kaçak yaban domuzu eti ticareti ağının tesis edildiğini biliyorum. Ege içerilerine gidildikçe kimi yerlerde yaban domuzu eti karşılığında cüzi bir ücret dahi ödenmiyor, köylüler verilen fişeklerle yetiniyordu.

Benim o dönem operasyonundan sorumlu olduğum şirketin malı minibüslerin şoförleri, aramızdaki samimiyetin de etkisiyle operasyonun hafta sonlarına göre görece zayıf olduğu hafta içine denk gelen izin günlerinde, koltuklarını sökerek araca yerleştirdikleri derin dondurucu dolaplarla, önceden telefonla görüştükleri “tedarikçi”lerden çok düşük tutarlar karşılığında topladıkları belirli boyutlarda kesilmiş kaçak yaban domuzu etlerini trafik kontrollerinin zayıf olduğu saatlere denk getirerek Kuşadası’ndaki soğuk hava deposuna satıyorlardı. Bu etler depodan, öncelikli olarak yöredeki turistik tesislere olmak üzere işlenmiş ürünlerde kullanılmak üzere ilçedeki kasaplara, lokantalara dağıtılıyordu. Başta ilçe yöneticileri, avcılar kulübü, seyahat acenteleri olmak üzere ilçedeki herkes bu yasadışı trafiğin farkındaydı ve yapılan bu rezillik sanki yörenin “geleneksel” bir özelliğiymiş gibi kimse bunu engelleme girişiminde bulunmaya cesaret edemiyordu. Çok iyi anımsıyorum, belli tatil köylerinde, otellerinde zorunlu olarak grubuyla birlikte yemek yemek ya da konaklamak durumunda olan rehberler, personeller, şoförler özellikle etli yemekleri tüketmemeye özen gösterirlerdi.

Sonra, iş hayatının başlangıcında kendini yine turizm sektörüne adayan ve kaçak yaban domuzu paralarıyla iyi bir eğitim alan bu amcanın oğlu, Babasının açtığı ulvi yoldan ayrılmamış ve din bezirganı partinin Belediye Başkanı olarak turizme hizmet etmekten bir türlü kendini alamamıştı. Geviş getirmeyen çift toynaklı yaban domuzu etlerinin “haram” olmasını şahsen çok önemsemiyor olsam da, bu bereketli ticaretin aktörlerinin kamuoyu önünde siyaseten yüklendikleri ahlaki ve dini duruş dikkate alındığında durum daha da anlam kazanır.  

Turizm sektörü güzel ülkemdeki kimi sektörler gibi kutsal bir alandır. Maliyesinden ilgili bakanlıklara en küçük memurundan iktidarın zirvesine kadar bugüne dek herkesin gayet iyi bildiği şekilde, tıpkı astronomik fiyatlarla milyon euro’larla transfer edilen futbolcuların tek kuruş vergi ödememesi gibi, turizm sektöründe özellikle “hanut” ifadesi çevresinde gelişen faaliyetler, lokumundan derisine, oniks mermerinden halısına yabancı turistleri dükkan satışı yoluyla kazıklama faaliyeti içerisinde ortaya çıkan tüm mali hareketler kayıt dışıdır. Resmi fatura kesilmez, şoföre, rehbere, acenteye ödenen ve toplamı kimi ürünlerde satış tutarının % 40’ına kadar varan komisyonlar da bu kayıt dışılığa dahildir. Lokantada garsona verilen bahşişten vergi almanın bin bir yolunun icat edilmeye çalışıldığı bir ülkede ilginç bir durum değil mi? Sadece bu kadar mı? Yurtdışında satın alınan hazır programların izin verdiği zaman boşluklarında turistlere yurtiçinde satılan turlar, oteller ya da uçak biletleri de tamamen gayri resmidir. Bu faaliyetler içerisinde hizmet sunucularına yapılan kayıt dışı ödemeler hep nakit yapılırdı. Geçmişte beş yıl hizmet verdiğim şirkette bu kayıt dışı trafiği, ödemeleri, tahsilatları, bugün artık rahmetli olan patronun sağ kolu bir ağabeyimiz yapardı. Yabancı dili filan yoktu ama çok seri nakit para sayardı. Turizm alanında sahada hiçbir geçmiş deneyimi olmamasına karşın, yerel karar alma süreçlerine müdahale etmeye çalışır, işgal ettiği konum itibariyle içi nakit paralarla dolu çantasıyla dolandığı bölgede patrondan daha çok patron olmak için çok çabalardı. Yurt içerisinde yabancı turist karşılayıcısı acenteler (hani incoming dedikleri), yoğun rekabet ortamı gereği, turistlere yurt dışında yapılan tur satışlarının paket ödemelerinden çoğunlukla kâr etmezler, hatta bazı tarihlerde zarar bile edebilirler. Bu acentelerin asıl kârları yukarıda özetlemeye çalıştığım kayıt dışı faaliyetlerden elde edilir. Ve turist havaalanına ayak bastığı andan ülkesine dönüşüne dek, amacın sadece daha fazla kâr etmekten ibaret olduğu aldatma ve yalan üzerine kurulu bir oyunun kıskacına alınır.     

Sektörde meslek ahlakı doruktadır. Lise ikinci sınıfta, turizme ilk başlangıç yıllarında, Gürkay Turizm’de bu kayıt dışı tur satışı şirket içerisinde şirket mantığıyla yürütülüyordu. İşleri bizzat tek elden yürüten müdürümüzün yine Liseli ve ekstra tur satışından sorumlu olan bir numaralı yardımcısı ondan habersiz kendine bağlı kadrolar tarafından satılan turları şirket olanaklarını kullanarak müdürden habersiz bir şekilde organize eder, hizmetlerin ödemesini yaptıktan sonra tüm kârı cebine atardı. Ne güzel değil mi? Kayıt dışı içerisinde kayıt dışı… Çifte kavrulmuş Lokum!

Sektörde yaşanan çirkinlikler bunun sınırlı değil. Bu kısa yazıda arsız yatırımcıların, otelcilerin, inşaat lobisinin yine turizme hizmet adı altında vergi muafiyetleriyle, hileli ihalelerle, teşviklerle, bedava yer tahsisleriyle, imar oyunlarıyla devleti nasıl soyduklarına ayrıntılı olarak değinmeyeceğim. Ama soygun burada da çok daha büyük rakamlarla devam ediyor. Ülkenin önde gelen turistik bölgelerinden biri olan yerelde de siyasetin rezil yelpazesinin neresinde yer alırsa alsın "hizmet uğruna" her türlü .iğrençliğe tanık olundu. Helal parayla yetiştirdiği oğlunu bugün yine aynı yola sokma alçaklığını gösteren, sosyal demokrat partiden üst üste başkan seçilip ülkücü mafyayı ve derin devletin yereldeki uzantılarını arkasına alarak ilçeyi talan edip edindiği paraları Romanya'daki yatırımlarına aktarandan, Özdere'de doğayı katlederek ve kamuya ait kıyı şeridini işgal ederek inşa ettiği tatil köyünün kefaretini daha sonra bir çevre koruma derneği kurarak ödemeye çalışana, peşi sıra gelen ve bir türlü inşaat lobisinin taleplerine hayır diyemeyen başkanlara kadar neler gördük neler!           

Peki, bunca yıldır bu gübre yığını içerisinde sektörde emek veren bir garip eleman olarak pirüpak tertemiz mi kaldın demezler mi adama? Diyebilirler. Huyum batsın hep yaşamım içerisinde ağırlıklı olarak çok idealist rollere soyunduğum için, başlangıçta lise 2 lise 3 yazlarında “komançi” olarak biraz ucundan bulaştıysam da rehberlik yapmaktan özellikle kaçındım. O devir kokart almam çok kolay olsa da, rehber ağabeylerimin ortaya koyduğu güzide örneklerin etkisiyle bu yola girmemeyi tercih ettim. Ağırlıklı olarak ofiste ve ulaşım operasyonu alanında çalıştım. Transfer dediğimiz havaalanı karşılama uğurlama işleri yaptım. Bu düzeneğin kaçınılmaz olarak bir parçasıydım evet ama yaptığım işlerde olabildiğince bu çarka kapılmamaya çaba harcadım. 2000’li yılların başında, tekelleşmenin ve teknolojik gelişimin etkisi ile artık yapısı da farklılaşan sektörden zorunlu olarak uzaklaşmak zorunda kaldım.

Bu açıdan bakıldığında,  turizme çok da fazla hizmet ettiğimi söyleyemem. İyi ki öyle olmuş! Anlamlı bir alo Diyanet sorusuyla bitirelim bu saçma yazıyı:

“Bilmeden domuz eti yedim, ne yapmalıyım?”