Skip to main content

Masal gibi

Temmuz ya da Ağustos ayının öğle güneşinde, günün o cehennemsi sıcağında etekleri makilerle lekelenmiş dağ olamayacak kadar yükselmiş tepelerin ardında yer yüzeyine koşut yatay giden toprak yola neden düştüklerini onlar da bilmiyorlardı. Hangisi gece, hangisi gündüz ötüyor önemli olmamakla birlikte, ortalığa kulak tırmalayan tek düze kara pelerinli bir Ağustos Böceği sessizliği sinmişti.,

Birbirini tamamlayan, her dört beş metrede aralıklarını ihlal eden yetişkinin düzenine uydurulmaya çabalayan çocuk adımları. Denize gidilmeyen nadir günlerin birinde belirsiz bir çağrının cazibesine kapılan yürekler, parmak arası terliklerine, sandaletlerine dolanan her türlü dikenin acısına aldırmadan önce zeytin ağaçlarının gölgelediği arazinin nemli ışıksızlığından orman şeridine çıkmış, oradan da Çamlık yönüne sapmışlardı. Ağustos böceklerinin erkekleri boşuna bağıra dursun, aslında bambaşka, farklı bir vurgu adım düzenine ayar vermekteydi. Yankılı bir karşılığı olan söz dizgeleri, boğuk bir erkek gırtlağından sıyrılıyordu. Bir beliren, bir yok olan ışık huzmesi gibi, uzak bir sohbetin iddiasız vurguları gittikçe yaklaşmaktaydı. Zincirleri yerde sürtünürken toprak üzerinde kıvılcımlar çakan bir esir alayı benzeri, artlarından zamanla, nemli sıcağın da etkisiyle, ısrarla makilerin arasına sokulmaya çalışan, içerisinde olanların hiç de fark edemediği büyülü bir buharı canlandırmaktaydı.

Dikkatle izlenen bir filmin etkisinden kurtulamamış gibi varlığımız anlık gerçeğin önünde sendelese, olan bitenin hepsi kurgu gibi olsa da, bal gibi gerçektir yılankavi kıvrılan izleksiz toprak.

Karşılığından emin olunan bir yöneliştir bu. Terle çıkmayı başardığımız bu düzlükte ak meşelere ve koca yemişlere sürtünerek yol alırken, iki üç dönemecin keskin noktasında önümüze açılan her defası yepyeni olan görüngüde, Efes tiyatrosunun mermer zemininde ışıldayan kıyımdan kurtulan iki ak libaslı can karşı yönden ayak sürterek üzerimize gelecektir.

İriş, Dede Sultan iriş…

Hikmet de söylemiştir bunu. Eşitlikçi bir dünya arayışında Bedreddin, Münzer gibi mutlaka geri gelecektir.

600 yıl öncesinin bugünle çakışması, yüz yüze sohbetin birbirine denk gelen benzerliklerinde iki ayrı zamanın bu hesapsız karşılaşması süre gider. Kara servilerin yere düşen uzun ince varlıklarında güneş soluk almayı bırakır. Zaman durmuştur. Çok değil daha kısa bir süre önce incir, üzüm ve zeytin zulme karşı ayağa kalkmıştır. Yahudi Samuel Torlak’a dönüşerek, Karaburunlu balıkçı lafı fazla uzatmadan faşizm tespiti yapıp silahlı mücadele kararı alarak kıra geçmiştir. Adaletsiz vergiler karşısında inleyen ahali, incir, üzüm ve zeytinin ardına düşmüştür. Ay ışığında gölgeler boz tavşan gibi bir çalıdan diğerine sıçramıştır. Çamlığın gerisindeki Ortaklar alın terinin kızıl bayrağı altında tıpkı bir Libertalia gibi göndere çekilmiştir.

Ak sakallı ve ayağı nasırlı olan, iki anın çarpışmasında ürken çocukların tedirginliğini gidermeye çalışır.      

Uyur uyur uyanır / Uyur uyur uyanır / Uyur uyur uyanır / Derya dediğin / Uyur uyur uyanır

Birkaç adım sonra, ağır başlı bir selamlaşmanın sonrasında birbirinden ayrılan bedenlerle birlikte, olur olmaz bir yerde çakışan zamanlar da bir sonraki dönemeçte kendi akış yolaklarına geri kavuşurlar. Bu beklenmedik mekan zaman çakışmasında, her şey en sonunda iyiye evrilmeye gebedir.

Öyküde güneş tepede olsa da, kararmaya başlayan havanın iyice ışıksız bıraktığı odada, çocuklarına neler anlattığımı kaygıyla merak eden anneleri, kapı ucundan anlattıklarımı anlamaya çalışmaktadır.        

Bu kez bambaşka bir öykü ayaküstü çıkılan bir yolda rastgele ağızdan dökülmeye başlar.

Koskoca bir mahallenin kıyısına insan kemikleriyle çöreklenen tek yeşil alanın altında bereketli toprağı örten mermer plakaların arasında serbest kalan toprak parçalarından bin bir renkli çiçekler, meyve ağaçları fışkırmaktadır.

Yollarla bölünen mezarlıkla iç içe geçmiş bir gündelik yaşam. Doğum ve ölüm tarihlerine bakan balkonlara asılan kuşak boyu çamaşırlar. Hacıhüsrev’in uyuşturucu zulası. Kara taş duvar dibinde gezinen bedensiz ruhların soluğu gün bitiminde işlerinden dönenlerin yokuş aşağı hızlı adımları dinlediği bir karanlık. Bir tarafta sokak lambası, hızla geçip giden araç farlarının aydınlığı, diğer yanda fısıltılı gölgelerin birbirinin yerine küçük adımlarla geçtiği bir zifiri sessizlik.

Günün son zaman aralığında, ebeveynlerini beklerken oynayan çocuklar topu duvarın ötesine kaçırırlar. Zaman geçmeden top duvarın ötesine geri gönderilir. Beş dakika sonra, çocuklar topu bu kez farklı bir noktadan topu yine aynı loş boşluğa düşürürler. Yoksa içlerinden biri diğerlerinin cesaretini sınamak için kasten mi yapmaktadır bunu? Daha duvarı kim geçecek tartışması başlamadan top yine sanki kendiliğindenmiş gibi geri gelir.

Bu kez kasıtlı atılan üçüncüde kaçan top geri gelmez. Daha çok yakın bir geçmişte, yüzünü anımsamadığımız çingenenin esmer kentin yokuşlarında yorgun düşen atını kapattığı barakanın tam ortasına taştığı yolda, gündeliğin olağan sesleri, araç klaksonları, ezan sesleri bir anda kesiliverir. O malum ana kadar kesintisiz güçlü aydınlığıyla sokağı aydınlatan lambanın ışığı ritimsiz zaman aralıklarında titreşmeye başlar.

Öte tarafın karanlığı daha da derinleşir. Nemli toprak aralıklarından süzülen buharın yoğunluğu artsa da artık görünmez bir hal alır. Temas zamanı yaklaşmaktadır.

Çocuklar kaçan topu kimin alacağını tartışırken, zeminden sıyrılıp gelen boğuk ve solukla karışık titrek bir ses iki ayrı yakanın arasındaki sınırı daha da derinleştirir. Emekli Topçu Subayının bedeninden beslenen toprakta yetişen beyaz çiçek kırılmıştır. Yer titrer, yan cephedeki asfalt yarılır.      

Bu andan sonra topun öte tarafta kalacağı kesindir artık.

Harçlıksız geçirdiğim lise öğrenciliğim döneminde İstanbul’daki Fransız ailelerin çocuklarına bakma işinden kazandığım paralar ilaç gibi gelmektedir. Her hafta sonu düzenlenen partilere davet edilen aileler evlerine gecelik bakıcı olarak bizleri çağırırlardı. Kolay ve yorucu olmayan bir iştir bu aslında. Çocuklara akşam yemekleri yedirilmiş olur, bize sadece uyku zamanına kadar çocukları bir iki saat oyalamak kalır. Uyutulan çocuklardan sonra gece yarısı eve gelecek ebeveynler beklenir.

Ancak üst kat komşumuz Freddy ve Jimmy kardeşler için bu durum geçerli değildir. Küçük kardeş Jimmy sessiz ve sakin olmakla birlikte ağabeyi Freddy tam bir iblistir. Anne Babasının evi terk etmesiyle birlikte, sanki gün ve hatta hafta  boyu biriktirdiği enerji birden açığa çıkar. Yeşil gözleri pırıl pırıl parlarken göz bebeklerine kızıl bir isyan ateşi oturur. Ebeveynlerinin baskısının tüm acısını bu kısacık zamanda benden çıkartmaya niyetlidir. Vursan vuramazsın. Aklıma uyku ilacı filan da geliyor ama çocuğa bunu nasıl içireceğimi bilemiyorum.

Evin bir arka, bir ön tarafına koşuşturur, geçerken mazlum kardeşine bir çakar, daha siz küçük gövdesini gözlerinizle takip etmeye odaklanmışken, kaşla göz arasında balkondan kaptığı küçük saksıyı, torbanın içerisinde uslu uslu duran patatesleri alt sokaktaki insanların üzerine fırlatır. Bereket kot farkı fazladır, aşağıdan kafalar yukarıya yönelse de bizi göremezler.

Daha bir türlü tam bir erişkin olmayan halimle, bir şekilde onun dikkatini çekecek bir şeyler arardım. Komiklik, drama, savaş oyunu vesaire gibi etkinlikler kardeşini kısmen etkilese de Freddy, bu kısa süreli değişiklik çekiciliğini yitirir yitirmez hemen şeytani yanına teslim olurdu. Tek çare annesinin gitarını elime geçirip olabilecek en iğrenç ve en korkunç deneyimlerin yaşandığı öyküler anlatmak olurdu. O iblisin tohumu duyduğu masalın giriş ezgisiyle birlikte birden sakinleşir, ilahi bir çağrıyı bekler gibi en yakınındaki koltuğa çöker ve tetanik bakışlarla beni izlemeye kovulurdu. Ama ne biçim nakarattı o: « Maloudji Boum Boum, j’ai tué ma Mère, j’ai tué mon Père …».

Anlaşılacağı üzere kahramanımız bir göçmen siyahi Afrikalıdır. Erişkinliğe ilk adımı olarak bereketli yaşam geleceği için annesini ve babasını öldürmüştür. Tabii ki korku ve dehşet nakarattan ibaret değildir. Büyü, yaban hayvanları, kan, intikam, işkence, iğrençlikler, börtü böcekler anlatının içerisinde el ele bir ürküntü halayına tutuşurlar. Freddy transa geçerek olan biteni o küçücük ama sınır tanımayan imgeleminde canlandırmaya çalışsa da, kendisinde iki üç yaş küçük kardeşinin başparmağı ağzına sığınır ve çocuk derin bir devinimsizliğin eşliğinde, ağlamaklı bir yüzle olduğu yere gömülürdü.   

Bu küçük çocukların hangisinin şiddet ve korku içeren masallarımdan psikolojik olarak daha çok etkilendiğini bilemiyorum ama öykünün ağırlığıyla yataklarına yerleşen şeytanlar zamanla uykuya teslim oluyorlardı. Uykuya dalmada güçlük filan olmuyordu, Jimmy bir an önce travmadan kurtulmak için gözlerini kapatıyor, anlattıklarım karşısında ağzından salyalar akan Freddy ise zevkten tek gözü açık yarı baygın şekilde uyuyakalıyordu.

Bugün itibariyle, Jimmy’nin bu anlattıklarımı anımsayıp anımsamadığını, Freddy’nin anlattıklarımdan hareketle yaratıcılığını fiiliyata döküp dökmediğini çok istesem de bilemiyorum, ancak bir gün yine beni çocuklarına bakmak üzere çağırdıklarında (yoksa sonuncu kez miydi?) ağzından purosu eksik olmayan piyanist baba Jean Desmarais’nin bana Maloudji’nin kim olduğunu sorduğunu gayet iyi anımsıyorum. « O bir halk kahramanı » diye bir şeyler mırıldansam da, aslında annesi ve babasını çok sevdiğini ancak Freddy’nin konuyu çarpıttığını ve sözlerimi bağlamından çıkardığını söyleyemedim. Belli ki Freddy’nin kabusları sorun olmuştu.  

Kuşkusuz masallar çocukların duygusal ve ahlaki gelişiminde önemli araçlardır ve içeriklerinin çocuğun bütüncül gelişimini destekleyecek şekilde seçilmesi gerekir. Ben ise üst komşumuz örneğinde olduğu gibi kimi zaman işin ayarını kaçırıyordum.

Şiddeti her şeyin tek çözüm yolu olarak gören, kötü olmaya mahkum zavallı bir canlı türünün eril temsilcisi olarak, özellikle yaşamımın bu sona yaklaşan günlerinde yakın ve uzak çevremde tanık olduklarımın etkisiyle, iyilik ve kötülük, gerçek ve hayal kavramlarını ayırt etmede giderek daha da zorlanmayı sürdürüyorum.

Kötü biteceği besbelli olan kendi öykümün sonu yaklaşsa da, kötü ve ondan bin kat daha kötü arasındaki savaşta taraf tutmanın anlamsızlığını masal tekerlemeleriyle örtmek gün geçtikçe daha zorlaşıyor.