Bedel
Nazi işgalinde Fransa’da yaşamanız, Cezayir işgalinde illa ki Fransız olmanız şart değil. Tabi önce evladınız, ama hiç çocuğunuz olmasa da, bir pazarcının, bir kahvehane arkadaşınızın ya da her zamanki gibi öyle yüksek perdeden atıp tutmanızdan bunalan dostunuzun ağzından ya da ayna karşısında kendi samimiyetsiz bakışınız gözbebeklerinizin içinde yansılanırken bu rahatsız edici soru suratınıza bir şekilde bir zaman vuracaktır.
« Baba, sen o zamanlar ne yapıyordun? ».
İki ayağınız üzerinde yürümeniz, özellikle de mavi ışıklı ekranlar üzerinde kaydırdığınız ellerinizi beceriyle kullanmanız sizi aldatmasın. Ağaç gövdesinde kelenin yapışkan dilinden kendi devinim hızına göre oldukça çevik bir vücut hareketiyle sıyrılan bir peygamberdevesinin de gayet güzel yapabildiği gibi hayatta kalmanın değil, ama insan olmanın bir bedeli vardır. Ne büyük laf değil mi? Ama öyle. İstediğiniz kadar herkesten önce kendinize yalan söyleyip varlığınızı şu ya da bu şekilde bir yerlere oturtmaya çalışın, gerçek bir şekilde yaşamınızın bir yerinde zeytinyağı gibi yüzeye çıkacaktır. Nihayetinde zor da olsa duyacağınız suçluluk, utanç bulaşmış mahcup bakışlarınız eşliğinde vereceğiniz yanıt, sizi birden dikeyden yataya, iki ayaktan dört ayağa ve hatta üzerinde hâlâ sineklerin afiyetle dolaştığı ılık bir bok parçasına dönüştürebilecektir. Ya da daha doğrusu çok da dolanmadan kısa yoldan özünüze geri dönüş yapacaksınız.
Elleriniz çenenizin altına sığınmış, düşünceliymiş gibi duran bir duruşta, bakışlar yorulur, irtifa kaybeder ve zemine doğru sokulur mu acaba? Doğrudan işbirliği yapmasanız da bizzat devinimizsizliğinizle, “mış” gibi yapmışlığınızla, her zamanki gibi kolay olanı seçmiş ve şer ile ortaklığın dik alasını yapmışsınızdır.
Güzelim ülkeniz Nazilerin çizmesi altında ezilirken direnişi görmezden gelmiş ve hiç de olağan olmayan ama öyle saydığınız gündelik yaşama sığınarak bal gibi kötülüğe hizmet etmişsinizdir. Olan bitene sırt çevirmişsinizdir. İçleri insan dolu geçen kamyonlara, omuz hizanızdaki pazubentlere, çok da uzağınızda olmayan koskoca binalardan sızan işkence çığlıklarına, gecenin zifiri karanlığını titreten infaz ateşlerine, doğudaki dikenli tel tarlalarına tıka basa dolu giden trenlerin seslerine…
İşgalci Fransız paraşütçü komandolar Cezayir halkını yaratıcı işkencelerle inletirken, başkentte kurulan giyotin bağımsızlık savaşçılarının kafalarını uçururken, genlerinize işlemiş çifte standart uyaroğlu tavırlarınızla olan biteni görmezden gelerek bir şekilde dolaylı olarak bağımsızlık ve kurtuluş savaşı veren halka zulme onay vermişsinizdir.
Coğrafyalar değişir, devirler gelir geçer ama aslolan sorular değişmez. İster anın sobasında yakılmayı bekleyen bir kütük olun, ister kendinizi daima, her koşulda « direnen » bir varlık olarak tanımlayın, her koşulda tarihin belli anlarında ne olursa, hangi sıfatla olursa olsun « hayatta kalmak » ya da mevcut konforunuzu yitirmemek uğruna, üzerinize düşen sorumluluğunuzdan kaçıyor musunuz?
« Baba, 12 Eyül’de sen ne yapıyordun? »
Örneğin, bundan tam 45 yıl önce, 12 Eylül 1980’de, sevgili okul yolu arkadaşım Zahide ile birlikte yürürken Cihangir’in bol merdivenlerinden birindeki zulama sakladığım paketteki bildirinin başlığında yazdığı gibi Amerikancı Faşist Cunta 45 milyon (o zaman o kadarmışız…) halkımızı rehin aldığında siz neredeydiniz, ne yaptınız?
Her ne yolla olursa olsun köşeyi dönmeyi, dar kaldırımlarda yürürken, banka önlerinde bekleyen mavi berelilerin tüfeklerinin ucundaki süngülerden kaçınmayı öğrendiğiniz gibi, olan biteni görmezden gelmeye, sanki başka bir ülkede yaşıyormuş gibi yapmayı da gayet güzel başardınız.
Mavzeri ele alıp dağa çıkmanız, duvar dibinde kurşuna dizilmeniz tabi ki illa zorunlu değildi.
Daha dün özenerek baktığınız, muhabbetlerinizde tavırlarınızda onlardan“mış” gibi yaptığınız ama bir türlü örgütlü olarak saflarına katılmaya cesaret edemediğiniz yurtsever gençler gözünüzde bir gecede tu kaka vatan haini oluverdiler. Onların zaten kendilerine dahi hayrı yoktu, böyle olacağı belli idi. Anarşi içinden çıkılamaz bir hâl almıştı. İyi de oldu sanki mi?
Örgütlü olarak en kısa sürede ülke topraklarına geri dönmek üzere taktik olarak geçici bir süre için gidenler hariç, ülke içerisinde mücadele etmeyi kısa yoldan belirsiz yarınlara erteleyerek, Avrupa metropollerinin soğuk ama güvenli görünen sokaklarında, ne olduğunu anlamayan suratlara bayrak sallamak üzere mücadele kaçkını mülteci olarak yurtdışına mı kaçtınız?
İdamları, yargısız infazları, işkenceleri, gözaltında kayıpları, tutuklamaları, gözaltıları, açlıkları, acıları, hak gasplarını görmezden, çığlıkları duymazdan gelip kendinizi sanata, edebiyata ya da paracıklar kazanmak üzere işinize mi verdiniz?
En kolayına kaçıp önce kendimize yalan söyleyerek varlığımızı rahatlatmakta mahir bir tür olarak hesap gününü kıyamete ertelemeyi zorlasak da, gerçeği çuvala sığdırmak mümkün olamıyor. Er ya da geç bir şekilde yaptıklarımızın ya da çeşitli bahanelerle yapamadıklarımızın hesabı, belki hınç kuşanmış bir çelik parçasıyla, belki de hiç ummadığımız anda hiç beklemediğimiz bir şekilde beliren rahatsız edici bir soruyla kaçınılmaz olarak fiili ya da manevi olarak bir şekilde karşımıza çıkacaktır. Vicdanın adaleti de topaldır ama er ya da geç hedefine ulaşır.
Yanlış anlamayın ama sahi, parmağınızın ucunda kaydırdığınız zamanın önünden gittiğinizi sandığınız bu günlerde siz ne yapıyorsunuz?