Skip to main content

Sıradan bir gece

Ben çağırmadan orada dikiliyor ve hafifçe yer değiştiriyor. Aslında her bir şeyde olduğu gibi ikimiz de olduğumuz yerde durmuyor hep yer değiştiriyoruz. Kepçe, fincan filan diyorlar çoğunlukla ama benim için daha çok güneşi arkamıza aldığımızda, yani hava karardığında ortaya çıkan sapı kırık bir kızartma tavası. Hani balık zamanı eve aldığımız geri kalan zamanını çok kokmasın diye ondülin sundurmanın üzerinde tek ayağı havada cezalı bıraktığımız sapı Allahlık kapkara tabanlı tava gibi.

Büyük Ayı tavasının alt tarafı yani Phecda ve Merak yıldızları, aynı zamanda il sınırının da tam üzerinden geçtiği tepenin alt tarafına gömülü. Aslında tam da gecenin en uykulu anında dışarıya çıktığımda o tarafa baktığım anda bu şekildeler. Takımyıldızı diyorlar bunlara ama benim için zaman dediğimiz akarsuyun içerisine salınan sürekli yer değiştiren kağıttan birer kayık sayılabilirler.  Bol uyanmalı geçen zehir gibi bir nöbetin ardında bağın altında sabah ezanıyla pusuya yattığım yerden doğrulduğum anda Alioth da dahil yedi parlak noktasıyla tam takım eksiksiz şeklini koruyan bu aynı varlık.

En çok hiçbir şeyden korkmuyor oluşundan ürken adam rolüne sıkı sarılan biri olarak onsuz yapamıyorum. Cesaret filan verdiğinden değil, bu da bal gibi garip bir alışkanlık oldu. Tüfeklik değil alet odasında kapının hemen solunda ayakta duran koskoca balyozun yanında durduğu yerden her zaman harekat alanına aktarılmaya hazır olacak şekilde bu kez ayakkabı dolabının kıyısına dayanıveriyor. Oradan alınacak, kısa geri dönüşlerde yine oraya bırakıverilecek.

3+1 haliyle onu elime aldığımda ilk iş emniyetin açık mı kapalı mı olduğunu kontrol etmek oluyor. Tetiğin yanında başparmağım konumuna göre mekanizmayı kilitleyen küçük sihirli silindiri ittiriyor, hemen ardından sağlaması için bu kez tetiğin öte yakasından aynı sağ elimin işaret parmağıyla bu kez çıkıntının varlığı denetleniyor. Sonra kısa soluklu lafların ebeliğinde ağaç aralarında gölgeler birbirini kovalıyor. Bir karartı beden oluyor sonra bir diğer aralıkta yine darmadağın bir yansıma. 

Gece varlıklarının iyice fütursuzlaştığı dolunay dönemi bir kez daha yaklaşıyor. Azılı düşmanlarım yine herhangi bir engelin belirlemediği sınırlardan içeriye sızacak ve zaten sallantıda olan düşen ağaç gibi birden gitti gidecek ruh halime daha da zarar verecek. Uyarı radarı olarak görev yapan burnunun iki yanı siyah siyah olan bol kıllı arkadaşım ara sıra sapıtıp, düşman olmadan uzaktaki çağrılara uyarak sağa sola koşarak sahte alarmlar verse de şimdilik yekun içerisinde iyi çalışıyor sayılabilir. Nerede bir hareket olsa basıyor yaygarayı. Ne zaman çağırsam gelmiyor, git desem gitmiyor, sus desem susmuyor, tam bir karakter anlayacağınız. Sıçtığımın kıllı karakteri. Üçüncü şahısların patlattığı tüfeklerin tabancaların sesinden çok korkuyor. Deli cesareti de dahil dişleri kaşınan azılıların fazla üzerine gitmemeyi, emniyet açıldığında geri durmayı öğrenecek zamanla.

Gündüz hiç güvenlik kaygısı yokken, gece aynı mekan, aynı toprak bambaşka bir havaya bürünüyor. Bize göre, aynı yer gündüz Bern iken, gece birden Gazze oluveriyor. Kuzey, kuzeybatı yönü gaza gelerek kendini tutamayıp metal kapının üzerinden atlayan buldog kırması ve arkadaşlarının ön uyarılarına duyarlı. En çok güvenlik açığı olan güney, güneybatı yönü Allaha emanet. Batıda arı kovanlarının hemen yanına konulan güneş enerjili küçücük lamba şimdilik iş görüyor.

Ben her ne kadar kısır gündelik yaşamımı gavurların rutin dedikleri kendimi alıştırdığım bir düzen içerisine sıkıştırmaya çalışsam da sevdiğimin yaşamı kendini yineleyen birbirine benzer olasılıkların çakışmasından ibaret olsa da sıradanlık filan dinlemiyor. Rutin içerisinde yapageldiğim her şey hiçbir zaman bir öncekiyle benzeşmeyecek şekilde sıradışı ayrıntılarla ola geliyor. Bugüne kadar hâlâ ne işe yaradığını bir türlü anlayamadığım varoluşum gibi bir an önce aceleyle şekerleri patlatıp son nihai level’e ulaşmaya çalışıyorum. Biliyorum algoritmanın bu cam yüzeyli kutuda bana oynadığı gibi, gün gelecek, makineyi olmadık bir anda kapatmadan, beni mutlu edecek ve oyundan vazgeçirmeyecek şekilde bunu da atlamasını bileceğim.  

Canını yaktıklarım aptallık edip beni vuracak olsalar bunu herhalde ezan okunur okunmaz sabahın zifiri aydınlığında orman şeridine tırmanan yol bozuntusu patikaya tırmandığım anda yapmaları en makulü olurdu. Korktuğumdan değil sadece zaten zayıf duyan kulaklarımın bu müjdeli şamatayı tam teşekkülü duyabilmeleri için her sabah bu noktada empiüç’ün bir kulaklığını çıkartıyorum.

Şok mangası nizamiyede televizyon izlerken yaşanan Kandıra baskınından sonra askeriyede, klasik 1-3, 3-5 vs. yerine farklı dilimler kullanarak nöbet saatlerini değiştirdiğimiz gibi, hareket tarzımı değiştirmeye çalışıyorum. Korktuğumdan değil. Orman şeridine çıkışta aynı yolu kullanmıyorum. Uyarı zamanı dışarıya çıkarken ışık disiplinine dikkat ediyorum. Salatama bir gün pancar, bir gün havuç katıyorum. Çişimi bir gün alt, bir gün yukarı, bir gün de dışarı tuvalete yapıyorum.

Uzun zamandır yatağımda yatmıyorum. Ama şaşırtmak için değil bu kez. Alt katta baskın uyarısı geldiğinde uyku haliyle merdivenden düşme tehlikesi olmadan, zaten uzanırken hazır giydiğim tam tekmil kıyafetle yarı otomatik kara sopayı kaparak hemen, yani birkaç saniye içerisinde dışarıya fırlamak için.

Zaten hücreler arası elektrik bağlantılarını kaybetmeye çoktan başlamış beynim için tek kurtuluş kaynağı olan REM safhasının içine eden bir patırtıyla ayağa fırlıyorum. Zamanla aptalca yinelenen bulmaca filan hikaye, bunamaya en güzel çare zamanlaması değişmeyen sıradan, rutin, sıkıntısız güzel bir uyku. İmkan mı var? Hani zamanlamayı denk getirdim diyelim, bu kez bilinçötesi işi bozuyor. Gözlerimi kapatır kapatmaz intikam sancıları başlıyor, kısa süre içerisinde diş gıcırdatmaları eşliğinde sağ el işaret parmağımın son iki eklemi oynamaya başlıyor, cesetler ben daha saymaya fırsat bulamadan birer birer çitlerin üzerinden atlayıveriyor.     

Az duyan sağ kulağımın kaçırdığı sesi sol kulağım duydu, hemen uyandım. Sehpayı geçtim, açık duran kapı kanadını da el yordamıyla denetleyip kazasız belasız dış kapı önüne ulaşıyorum. Telefonu ellemiyorum, saate dönüşte bu uyduruk operasyon bittikten sonra bakacağım. Ayakkabı ayağa yerleşti mi küçük topuk hareketleri. Anahtar cepte. 3+1 elde. Merdivenlerden inerken düşmesem de toprak patikanın dışında ilk beş dakikada sendeliyor düşecek gibi oluyorum. Neyse ki dost da, düşman da bunu fark etmiyor.

Göz karanlığa alışmadan önce, kafa yukarıya kalkıyor ve gökyüzü denetleniyor. Arabanın parıltısı, kulübeye koleksiyon icabı iliştirilen metal levhaların, yollara düşmüş plakaların fosforu, köyden yansıyan sarı turuncu mücavir ışığın ağaçlar arasından sızarak gölge aralarına yerleşmesi. Yerinde durmayan bir tek bizim tava değil ki. Bir de eskiden hiç olmadığı kadar kalabalık bir şekilde istikrarla kayan ışıklar var. İçerisinde bin bir ruhun bin türlü ruh haliyle depreştiği hafif metalden atmosferin içine eden yanıp sönen ve oradan buraya kayan koskocaman kuşlar. Atmosfere girerken çok kısa izleği gibi yok ve toz olan göktaşı gibi değil. Ölüme kadar sürdürülebilir lanet olası yaşamlar gibi süreğen bu lanet olası yürüyen ışıklar.

Karıncalar zaten çoktandır hakkımı veriyor. Onlara çok dikkat ediyorum. Aralarında hiçbir şekilde doğrudan bir bağ olmamasına, birbirilerinden binlerce ışık yılı uzakta konumlanmış olmalarına karşın, sorunlu tahayyüllerimizle illa ki bir şekle bindirip özdeşleştirdiğimiz ışık kümeleri gecenin bu en zifiri anında bana çok farklı görünüyor. Eski bir komandoyum ya yıldızlara takılmamak için dizlerimi kaldırıyor yüksek adımlarla yürüyorum. Buna en çok tam çatışmanın en heyecanlı anında ayaklarımın altında kalan kediler seviniyor: « Ne anlayışlı adam, bizi ezmemek için devekuşu gibi yürüyor ».

Bu en tehlikeli saatte bu işin de tamamen boku çıkmış. Gökyüzünün zemini ışıl ışıl. Ne o, koskoca galaksiler, güneşsiler, yıldızsılar, kara delikler her şey yer değiştiriyor. Arazinin kuzeyinden güneyine gecenin köründe yaptığım anlamsız intikalleri saymazsak, sabit kalan bir benim. Circinus (pergel) insanlara zulmetmekten bıkmayan katil ve hırsız Cepheus’un (Kral) götüne kaçmış, ama o bir sağa bir sola sarkan hortlak yürüyüşüyle ve kuduz köpek merhametli anamızı taciz eder tetanik bakışıyla kendini hâlâ ölümsüz bir imparator sanıyor. Başka bir kuytuda, sıradan bir görevi ifa eder gibi Leo (Aslan) çoktan gözü başka bir kara deliğe vurulmuş olan Libra’nın (Terazi) üstüne çıkmış, takım filan değil elimizdeki iletişim araçlarıyla tarif edilemez tamamen bambaşka bir şey olmuşlar, formalite icabı bu sıkıcı oyunu sürdürüyorlar.

En azından bugüne kadar edindiğim bilgi birikimiyle biliyorum. Hiçbir şey olduğu yerde kalmayacak.

Bu da geçecek.  

Önce şafağın aydınlıkımsı ışığı gecenin sahte ışık yansımalarına üstün gelecek. Çok uzaklarda sanki güneş doğmuş gibi usul usul bir aydınlık ufuktan buralara, ayağımın dibine yaklaşmaya başlayacak. Kedilerin her biri geceyi getirdikleri yerden gerine gerine çıkacaklar. Beyaz kedi tavuk evinin arkasından, çift taşak erkek traktörün altından, sevdalı sarı odun yığının ardından, anne kedi hep biraz gecikerek en uzaklardan. Ama rutin bitmeyecek. Yıpranmayı bekleyen ayakkabı giyilecek. Koşulacak. Rampalar tırmanılacak, yokuşlar inilecek, yola sarkan aynı çam dallarına sürünülecek, aynı taşlar ayaklarıma değecek. Aynı tavşanlar, hep aynı yerde beni görünce yoldan makilerin arasına kaçacak.

Bir ekmek köpeğe, yarım ekmek kedilere doğranacak. Üzerine dolaptan tavuk suyu dökülecek. Köpeğe kemik, varsa kedilere deri. Kendim için domates biber kıyılacak, üzerine yumurta kırılacak. Hepsinden önce mevsiminde on tane taze incir yenecek. On bardak çay içilecek. Aynı televizyonda aynı kanallarda aynı içeriklerin yinelendiği aynı haberler dinleniyor gibi yapılacak. Aslında her zamanki gibi, tıpkı bir atın çaktırmadan yaptığı gibi bal gibi ayakta uyunacak.       

Sonra yine gece.

Akrabalarımızın, arkadaşlarımızın, düşmanlarımızın, Annemizin, Babamızın, kedimizin, köpeğimizin, bir zamanlar en sevdiğimizin öldüğünü görmeyi nasip etti hayat.   

Çok şükür mü diyelim?