Skip to main content

Suriye'nin kaderini belirleyecek olan « kurtarıcılar » değil İsrail'dir

Jonathan Cook, HTŞ El Kaide yönetimindeki Suriye’nin geleceğinin iki şekilde gerçekleşebileceğini yazıyor. Ya Batı Şeria gibi teslim olacak, ya da Gazze gibi yok edilecek.

30 Kasım 2024 günü muhalefet güçleri, Halep'in batısındaki El Basel kavşağında bulunan 1994 yılında ölen Beşar Esad'ın ağabeyi Basil'in atlı heykelinin etrafında toplandı. Aynı günün ilerleyen saatlerinde heykel yıkıldı.

« Suriye'nin geleceği nasıl şekillenecek? » başlıklı makaleler, Beşar Esad'ın Suriye'den alelacele ayrılması ve ülkenin büyük bir bölümünün yerel El Kaide güçleri tarafından ele geçirilmesinin ardından büyük bir tepkiyle karşılanmıştı.

Batılı hükümetler ve medyalar, her ne kadar ABD, Britanya ve Avrupa'nın büyük bölümünde terör örgütü olarak tanımlansa da Heyet Tahrir El Şam'ın (HTS) başarısını kutlamakta gecikmedi.

Hatta 2013 yılında ABD, El Kaide ve İslam Devleti (IŞİD) ile olan bağlantısı ve sivillere yönelik olarak gerçekleştirdiği bir dizi vahşi saldırı nedeniyle HTŞ lideri Ebu Muhammed el-Colani'nin başına 10 milyon dolar tutarında bir ödül bile koydu.

Bir zamanlar, kendini turuncu bir tulum giymiş halde Amerika'nın meşhur Guantanamo gözaltı ve işkence merkezinde bulmayı bekleyebilirdi. Bugün Washington'un onayıyla kendisini Suriye İslam Devleti'nin halifesi olarak konumlandırıyor.

Şaşırtıcı bir şekilde, HTŞ ya da el-Colani, Suriye'ye nezaret edecek yeni rollerinde denenmeden önce, Batı onları rehabilite etmek için acele ediyor. ABD ve Birleşik Krallık, HTŞ'nin yasaklı terör örgütü statüsünü kaldırmak için çaba harcıyor.

Günahlarının affedilmesindeki olağanüstü hızı daha iyi anlamak için, Güney Afrika'nın apartheid rejiminden kurtarılmasına imkan sağladığı için uluslararası alanda övülen Nelson Mandela'nın, hapishaneden serbest bırakılmasından tam 18 yıl sonra, ancak 2008'de Washington'un teröristler listesinden çıkarıldığını hatırlayalım.

Aynı şekilde Batı medyası, el-Colani'nin yapım aşamasındaki bir devlet adamı olarak yeni bir imaj kazanmasına, geçmişteki caniliklerini örtbas etmesine, takma adını Ahmed el-Şara olarak değiştirmesine yardımcı oluyor.

Baskı artıyor

Esad'ın zindanlarından serbest bırakılan mahkumlar ve kutlama için sokaklara çıkan ailelerin hikayeleri, iyimser bir medya gündemini körükledi ve ABD, İngiltere, İsrail, Türkiye ve Körfez ülkeleri Suriye'nin kalıntılarından pay kapmak için yarışırlarken, yeni « kurtarılan » Suriye’yi bekleyen muhtemelen daha karanlık bir geleceğin gizlenmesine yardımcı oldu.

Suriye'nin statüsü kesinleşmiş gibi görünüyor: tamamen iflas etmiş bir devlet

Suriye genelinde yüzlerce kritik altyapıyı yok eden İsrail’in bombalamaları tam da bu amaç için tasarlandı. İsrail ordusu birkaç gün içinde Suriye’nin askeri tesislerinin % 80'ini imha etmekle övündü. O günden bugüne çok daha fazlası yok edildi.

Pazartesi günü İsrail, Rusya'nın deniz filosunun bulunduğu stratejik bir liman olan Tartus'a 16 hava saldırısı düzenledi. Patlamalar öylesine güçlüydü ki Richter ölçeğine göre 3,5'e yakın yer sarsıntısına neden oldu.

İsrail, Esad yönetimi döneminde Şam'ı destekleyen Rus kuvvetleriyle eşgüdüm içerisinde yürüttüğü Suriye'ye yönelik saldırılarını İran'dan Lübnanlı müttefiki Hizbullah'a karadan silah akışını önlemek amacıyla yaptığı gerekçesiyle açıklıyordu.

Ancak bugünkü hedef bu değildir. Sünni HTŞ savaşçıları, İran'ı ve İsrail’e karşı Şii « direniş ekseni »nin bir parçası olan Hizbullah'ı Suriye topraklarından uzak tutma sözü verdi.

Bunun yerine İsrail, ülkeyi herhangi bir saldırı veya savunma yeteneğinden mahrum bırakmak üzere, zaten kuşatılmış durumda olan Suriye ordusuna (uçakları, savaş gemileri, radarları, uçaksavar bataryaları ve füze stokları) saldırmaya öncelik verdi.

Suriye'nin bir nebze de olsa egemenliğini koruyacağına ilişkin her türlü umut gözlerimizin önünde çökmektedir.

Bu son saldırılar, Batı'nın yıllardır sürdürdüğü Suriye'nin bütünlüğünü ve ekonomisini baltalama çabalarına katkıda bulunuyor. ABD ordusu ülkenin petrol ve buğday üretim sahalarını kontrol ediyor ve bu önemli kaynakları Kürt azınlığın yardımıyla yağmalıyor.

Daha da genel anlamda Batı, uzun süredir Suriye ekonomisine cezai yaptırımlar uyguladı.

Esad hükümetini zayıflatan ve çökmesine yol açan da tam olarak bu baskılardı. Şimdi İsrail, yeni gelenlerin daha da zorlu bir görevle karşı karşıya kalmasını sağlamak için baskıyı yoğunlaştırıyor.

Esad sonrası Suriye haritaları, tıpkı onun kuşatma altındaki başkanlığının ikinci yarısındaki haritalar gibi, farklı renklerden oluşan bir yama işine benziyor. Türkiye ve yerel müttefikleri kuzeyde toprak kazanıyor, Kürtler doğuda, Amerikan güçleri de güneyde tutunurken, İsrail ordusu batıya doğru ilerliyor.

Bundan sonra ne olacağı sorusunu yanıtlamak için uygun bağlam bundan ibarettir.

İki olası kader

Suriye artık bir dizi belirsiz devlet çıkarlarının oyuncağı haline geldi; bunların hiçbiri güçlü ve toprak bütünlüğüne sahip bir devletin çıkarlarını önceliklerinin en tepesine yerleştirmiyor.

Böylesi bir durumda İsrail'in önceliği mezhep ayrımlarını körüklemek ve Esad'ın yerine merkezi bir otoritenin ortaya çıkmasını engellemek olacaktır.

Bu, İsrail'in onlarca yıldır uyguladığı bir plandır ve 2000'li yılların başında Başkan George W. Bush yönetimindeki neoconların (yeni muhafazakârların) yükselişinden bu yana Washington'daki egemen dış politika seçkinlerinin düşüncesini şekillendirmiştir. Amaç, İsrail ve Amerikan hegemonyasına boyun eğmeyi reddeden Orta Doğu devletlerini balkanlaştırmaktır.

Suriye'nin iç çatışmalar ve güç oyunlarıyla parçalanması İsrail’in umurunda değildir. Foreign Policy dergisinde 2018 tarihinde yayınlanan bir makaleye göre, « İsrail, 2013 yılında en az 12 farklı isyancı grubu silahlandırmayı ve finanse etmeyi amaçlayan gizli bir program başlattı ».

Bu bakımdan Suriye'nin kaderi Filistinlilerin kaderine göre şekilleniyor.

Belki bir tercih söz konusu olabilir ama bu yalnızca iki biçim altında ortaya çıkacaktır: Suriye, ya Batı Şeria ya da Gazze olabilecektir.

Şu ana kadar her şey İsrail'in Gazze seçeneğine oynadığını gösteriyor. Washington ve Avrupa ise Batı Şeria'yı tercih ediyor gibi görünüyor, bu yüzden de HTŞ'nin rehabilitasyonuna odaklanıyorlar.

Gazze senaryosunda İsrail, adı değiştirilen El Kaide grubunu veya başka herhangi bir grubu ülkenin işlerini yürütme yeteneğinden mahrum bırakarak Suriye'yi vurmaya devam ediyor. İstikrarsızlık ve kaos hüküm sürüyor.

Esad rejiminin laik mirası yok edilirken, şiddetli mezhepsel rekabet Suriye'ye hâkim oluyor ve bölgeler arasındaki ayrılığı güçlendiriyor. Savaş ağaları, milisler ve suça bulaşmış aileler yerel hâkimiyet için mücadele ediyor.

Bunların odak noktaları dışarıya, İsrail'e değil, içeriye, rakiplerine karşı hâkimiyetlerini güçlendirmeye yöneliktir.

« Taş Devrine Dönüş »

İsrail ve yeni muhafazakarların paylaştığı dünya görüşüne göre bu sonuç Suriye için yeni olmayacaktır. İsrail'in Gazze ve Lübnan'dan aldığına inandığı derslerden esinleniyor.

İsrailli generaller, süregelen soykırımla bu amaca ulaşamadan çok önce Gazze'nin « Taş Devri'ne » döndürülmesinden söz ediyordu. Aynı generaller düşüncelerini ilk olarak Lübnan'da daha sınırlı bir ölçekte test ettiler ve « Dahiya » doktrinine uygun bir şekilde ülkenin altyapısını yok ettiler.

İsrail, böylesine ayrım gözetmeyen bir yıkımın çifte fayda sağlayacağına inanıyordu. Topyekun yıkım, yerel halkı direnişi örgütlemek yerine hayatta kalmaya odaklanmaya zorluyordu. Ve daha uzun vadede, hedef alınan halk, cezanın ağırlığı göz önüne alındığında, gelecekte İsrail'e karşı herhangi bir direnişin ne pahasına olursa olsun önlenmesi gerektiğini anlayacaktır.

2007'de, Suriye'deki ayaklanmanın başlamasından dört yıl önce, Jerusalem Post köşe yazarı ve neoconların programının önde gelen savunucusu Caroline Glick, Suriye'nin yaklaşmakta olan kaderini ortaya koydu.

Şam'daki her türlü merkezi otoritenin yok edilmesi gerektiğini anlattı. Yürüttüğü mantık şuydu: « Arap dünyasındaki merkezi hükümetler, Arapların İsrail'e yönelik nefretini ateşleyen başlıca unsurlardır. » Şöyle devam ediyordu: « Suriye, aynı anda bir halk isyanını bastırmaya çalışırken İsrail ordusuna karşı ne kadar etkili savaşabilir? »

Ya da daha iyisi, Suriye, Muammer Kaddafi'nin 2011'de NATO'nun yardımıyla devrilmesi ve katledilmesinin  ardından Libya gibi başka bir iflas etmiş devlete dönüşebilir. Libya o zamandan beri savaş ağaları tarafından yönetiliyor.

Suriye ve Libya'nın yanı sıra Irak, Somali, Sudan, Lübnan ve İran'ın 11 Eylül'ün hemen ardından İsrail'e yakın ABD'li yetkililer tarafından Washington'da hazırlanan bir kara listede yer alması dikkate değerdir.

İran dışındaki bu ülkelerin tümü artık iflas etmiş ya da iflas etme yolunda olan devletlerdir.

Güvenlik yüklenicisi

Diğer olası sonuç ise Suriye'nin Batı Şeria'nın genişletilmiş bir sürümü haline gelmesidir.

Bu senaryoda HTŞ ve el-Colani, ABD ve Avrupa'yı, fazlasıyla duyarsız, kendilerine söylenen her şeyi yapmaya çok istekli oldukları ve İsrail'in onlardan korkacak hiçbir şeyi olmadığı konusunda ikna edebilecektir.

Rejimleri, Batı Şeria'daki Filistin Yönetimi'nin başkanı olan ve okulları denetleyen ve çöp toplayan bir belediyenin meclis başkanının yetkilerinden daha fazla yetkisi olmayan Mahmud Abbas'ın rejimini örnek alacaktır.

Güvenlik güçleri hafif silahlıdır, gerçekte sadece bir polis gücü söz konusudur ve ülke içerisinde baskı uygulamak için kullanılır, ancak İsrail'in yasadışı işgaline karşı koymaktan acizdir. Abbas, Filistinlilerin onlarca yıldır süren baskıya direnmelerini engelleyerek İsrail'e hizmet etmiş olmasını « kutsal » olarak nitelendirdi.

Filistin Yönetimi'nin yürürlükte olan gizli anlaşması bu hafta sonu güvenlik güçlerinin İsrail’in aranan bir direniş liderini Cenin'de öldürmesiyle bir kez daha ortaya çıktı.

El-Colani aynı zamanda bir güvenlik hizmeti sağlayıcısı olarak da yetiştirilebilir. Büyük ölçüde İsrail sayesinde Suriye'nin artık bir ordusu, donanması veya hava kuvveti bulunmuyor. Yalnızca HTŞ gibi hafif silahlı gruplar, kötü isimlendirilmiş Suriye Milli Ordusu ve Kürt grupları gibi diğer isyancı milisler bulunuyor.

HTŞ, CİA ve Türkiye'nin vesayeti altında güçlendirilebilir, ancak sadece Suriye'deki muhalefeti bastırmaya yetecek kadar.

HTŞ'nin yetkileri olacaktır ama lisans altında. Onun varlığını sürdürmesi, hem İsrail'i savaşmakla tehdit eden diğer Suriyeli gruplara, özellikle de Filistinli mülteci nüfusunu sindirmesi, hem de İsrail'e direnen İran ve Hizbullah gibi diğer bölgesel aktörleri göz ardı ederek İsrail'e karşı sessizliğini koruyabilmesine bağlı olacaktır.

Abbas'ın durumunda olduğu gibi el-Colani'nin Suriye'deki yönetimi de bölgesel olarak sınırlandırılmış olacaktır.

Filistin lideri, Batı Şeria'nın büyük bir bölümünün İsrail yönetimi altında Yahudi yerleşim yerlerine dönüştürüldüğü ve yeraltı su kaynakları, tarım arazileri ve taş ocakları dahil temel kaynaklara erişiminin olmadığı gerçeğiyle yüzleşmelidir.

Türkiye ve ABD tarafından kontrol edilen ve ülkenin petrolünün büyük bölümünün yer aldığı Kürt bölgeleri ile İsrail'in son iki hafta içinde işgal ettiği güneybatı Suriye'deki bir kısım bölge muhtemelen HTŞ'ye yasaklanacaktır.

İsrail'in, 1967'de Suriye'den aldığı Golan'daki yasadışı işgalini genişletmek için bu Suriye topraklarını ilhak edeceğine yönelik yaygın bir inanış var.

İsrail'e karşı duyulan « sevgi »

El-Colani, önündeki seçeneklerin tamamen farkında. Belki de Ekim ayında İsrail tarafından öldürülen Hamas lideri Suriyeli bir Yahya Sinvar'dan çok Suriyeli bir Abbas olmaya daha istekli görünmesi şaşkınlıkla karşılanmamalıdır.

İyi tanımlanmış askeri dönüşümü göz önüne alındığında el-Colani, sonunda ABD destekli Ukraynalı lider Volodimir Zelenski'nin Suriye'deki eşdeğerine dönüşebileceğini hayal edebiliyor.

Ancak Zelenski'nin rolü NATO adına Rusya'ya karşı bir vekalet savaşı yürütmekti. İsrail, komşu bir ülkenin liderine böylesi bir askeri gücün verilmesini asla kabul etmeyecektir.

El-Colani'nin komutanları hiç vakit kaybetmeden İsrail'le hiçbir sorunlarının olmadığını ve İsrail'le düşmanlığı kışkırtmak istemediklerini açıkladılar.

HTŞ yönetiminin ilk günlerine, Lübnan'da İran ve Hizbullah'ı etkisiz hale getirerek Suriye'nin alınmasına yardım eden İsrail'e sunulan teşekkürler damgasını vurdu. Hatta bazıları İsrail'e olan « sevgilerini » dahi ilan etmekten kaçınmadı.

Bu yoğun duygular, İsrail ordusunun 1974'teki ateşkes anlaşmasını ihlal ederek Suriye'de Golan yakınlarındaki askerden arındırılmış geniş bölgeyi işgal etmesiyle de sarsılmadı.

İsrail'in, İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda Nürnberg Mahkemesi'nin en büyük uluslararası suç olarak kınadığı ve egemenlik ihlali olarak nitelediği, Suriye’nin altyapısını acımasızca bombalamasından da zarar görmedi.

Bu hafta el-Colani alçakgönüllülükle İsrail'in Suriye'deki çıkarlarını hava saldırıları ve işgal yoluyla güvence altına aldığını ve artık ülkeyi huzur içinde rahat bırakabileceğini öne sürdü. « İsrail veya başka biriyle herhangi bir çatışma istemiyoruz ve Suriye'nin [İsrail'e karşı] saldırı için bir fırlatma rampası olarak kullanılmasına izin vermeyeceğiz » dedi.

Geçen hafta bir HTŞ sözcüsüne, İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları hakkında konuşması için baskı yapmaya çalışan Channel 4 gazetecisi, verilen yanıt karşısında şaşırdı.

Suriye Hükümeti Sözcüsü Obeida Arnaout, Washington ve İsrailli yetkililere, HTŞ'nin düzenli olarak çöpleri boşaltmaktan daha büyük bir tutkusu olmadığı konusunda güvence verirken, dikkatle prova edilmiş bir senaryoya uyuyor gibi görünüyordu.

HTŞ'nin İsrail'in egemenliğine yönelik saldırılarını nasıl algıladığı sorulduğunda Arnaout şu yanıtı vermekle yetindi: « Önceliğimiz güvenliği ve hizmetleri yeniden tesis etmek, sivil yaşamı ve kurumları canlandırmak ve son zamanlarda kurtarılan şehirlere sahip çıkmaktır. Günlük yaşama ilişkin onarılması gereken pek çok acil unsur var: fırınlar, elektrik, su, iletişim. Dolayısıyla önceliğimiz bu hizmetleri halka sunmaktır ».

Görünen o ki HTŞ, İsrail'in Suriye topraklarında işlediği savaş suçlarına söylem düzeyinde bile olsa karşı çıkmak istemiyor.

Daha geniş hevesler

Bütün bunlar İsrail'e kazanımlarını pekiştirme ve bölgesel hedeflerini genişletme konusunda güçlü bir konum sunuyor.

İsrail, Suriye'nin işgal altındaki Golan topraklarında yasadışı olarak yaşayan Yahudi yerleşimcilerin sayısını iki katına çıkarmayı planladığını duyurdu.

Bu arada, Esad'ın devrilmesinden bu yana işgal ettiği bölgelerde geçtiğimiz günlerde İsrail’in askeri kontrolü altına alınan Suriyeli topluluklar, İsrail'i geri çekilmeye ikna etmesi için Şam'daki sözde hükümetlerine ve diğer Arap ülkelerine çağrıda bulundu. Haklı olarak kalıcı bir işgalle karşı karşıya kalmaktan kaygı duymaktadırlar.

Tahmin edilebileceği gibi, Rusya'nın Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü ihlal etmesine fazlasıyla öfkelenen aynı Batılı seçkinler, Moskova'ya karşı bir vekalet savaşında Kiev'i silahlandırmak için üç yıl harcadılar ve bunun karşılığında potansiyel bir nükleer çatışma riskiyle karşı karşıya kaldılar. Ancak İsrail'in giderek daha ciddi hale gelen Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik ihlalleri hakkında en ufak bir endişe belirtisi göstermediler.

Bir kez daha, İsrail için başka bir kural, Washington'un düşman olarak gördüğü ülkeler için ise başka bir kural uygulanmaktadır.

Artık Suriye'nin hava savunması etkisiz hale geldiği için İsrail, neoconların 2001'de hedef aldığı yedi ülke listesindeki son hedef olan İran'a, tek başına veya ABD'nin yardımıyla saldırma konusunda tam bir özgürlüğe sahiptir.

İsrail medyası heyecanla bir saldırı hazırlığı içerisinde olunduğunu haberleştirirken, ABD’nin yeni başkanı Donald Trump adına çalışan geçiş süreci ekibinin de bu tür bir operasyona katılmayı ciddi olarak düşündüğü bildiriliyor.

Bütün bunların üstüne İsrail nihayet Washington'un bölgedeki diğer büyük işbirlikçi devleti Suudi Arabistan ile « normal » ilişkilere geçmenin eşiğinde gibi görünüyor. Bu, İsrail'in Gazze'deki soykırımından sonra askıya alınması gereken bir girişimdir.

İsrail ile Riyad arasında yenilenen bağların yeniden kurulması büyük ölçüde mümkündür; çünkü 14 ay boyunca İsrail tarafından aç bırakılan ve bombalanarak ölen Filistinlilerin sayısı muhtemelen her zamankinden daha fazla iken, Suriye'yle ilgili haberler Gazze soykırımını Batı medyasının gündeminden daha da uzaklaştırmıştır.

Suriye'nin « kurtuluşu » söylemi şu anda Batı medyasına hakimdir. Ancak şu ana kadar HTŞ'nin Şam'ı ele geçirmesi yalnızca İsrail'i özgürleştirmiş, ona komşularını korkutma ve dehşete düşürerek boyun eğdirme konusunda daha fazla özgürlük vermiş gibi görünüyor.

Jonathan COOK

Özgün Kaynak: Jonathan Cook, 19 décembre 2024

(arretsurinfo.ch sitesinde 23 Aralık 2024 tarihinde Jonathan COOK imzasıyla yayınlanan Fransızca yazıdan Türkçeleştirilmiştir  https://arretsurinfo.ch/cest-israel-et-non-les-liberateurs-qui-decidera-du-sort-de-la-syrie/ )