50 Yıl sonra: Amerikan seçkinleri Vietnam bozgunundan hiçbir şey öğrenmedi
30 Nisan 2025, Amerika’nın Vietnam’a yönelik askeri haçlı seferinin kesin ve nihai yenilgiye uğratılmasının 50. yıldönümüdür. Saygon'daki Amerikan Büyükelçiliği'nin çatısından Washington'un Amerikan diplomatlarını ve üst düzey Güney Vietnamlı danışmanları taşıyan Amerikan helikopterlerinin görüntüleri, yalnızca kaotik ortamı değil, aynı zamanda Washington'un yaşadığı genel siyasi fiyaskonun boyutunu da gözler önüne seriyor. Savaşın sonucu ABD için her bakımdan utanç verici bir bozgun oldu. Vietnam'ın komünist bir hükümet altında yeniden birleşmesi artık yadsınamaz bir gerçek haline gelecekti. Nitekim ABD, 1995 yılında nihayet bu hükümetle diplomatik ilişki kurarak baskılara boyun eğmek zorunda kaldı.
Washington'un bu kaçınılmaz sonucu önlemek için yirmi yıldan uzun süredir sürdürdüğü başarısız çabalar ABD'ye 141 milyar doları aşan bir maliyete yol açtı. 2025 yılı değeriyle bu rakam yaklaşık 838 milyar dolara denk geliyor. Seferin kan bedeli ise bundan çok daha korkunçtur. Savaşta 58.000'den fazla Amerikan askeri hayatını kaybetti ve Güney Vietnam, Kuzey Vietnam, Laos ve Kamboçya'da yaklaşık 3,8 milyon sivil ve asker yaşamını kaybetti.
Washington'un Güneydoğu Asya'daki silahlı haçlı seferi karşısında ABD'de yaygın bir hayal kırıklığı yaşanıyordu ve bu felaket deneyimi birkaç yıl boyunca Amerikan halkına benzer maceralara destek vermeme duygusunu aşılamış gibi görünüyordu. Ronald Reagan'ın yönetimi Orta Amerika'daki yolsuzluğa bulaşmış rejimleri askeri olarak desteklemeyi düşündüğünde, özellikle Kongre'deki Demokratlar'ın sert muhalefetiyle karşılaştı. « Vietnam, bir daha asla » sloganı ülke çapında popüler bir düstur haline geldi.
Bununla birlikte kamuoyunun tutumları, özellikle de her iki partideki siyasi seçkinlerin görüşleri daha yakından incelendiğinde, Washington'ın genel dış politika yönelimindeki değişimin ilk bakışta göründüğü kadar önemli olmadığı ortaya çıkıyor. Dünyanın başka yerlerindeki savaşçı maceralar, Amerikan askeri personeli doğrudan tehdit edilmediği sürece çok da önemli bir direnişle karşılaşmadı. Örneğin, Washington'un Sovyet işgal güçlerini taciz etmek için Afganistan'daki İslamcı isyancıları kullanma politikası iki partiden de geniş bir desteğe sahipti.
ABD ordusunun doğrudan müdahalesi bile, Amerikan zaferinin hızlı ve kesin olması koşuluyla, pek fazla muhalefetle karşılaşmadı. Bu nokta, ABD güçlerinin 1983 yılında Granada'yı işgal edip, iktidarı yeni ele geçiren komünizm yanlısı rejimi hızla devirmesiyle doğrulandı. Ancak Reagan yönetiminin Lübnan iç savaşına müdahalesi, kamuoyunun ve seçkinlerin Amerikan kayıplarına karşı hoşnutsuzluklarını dile getirmeye devam ettiğini gösterdi. Beyrut dışındaki ABD kışlasına yönelik olarak düzenlenen bombalı saldırıda 241 Deniz Piyadesinin hayatını kaybetmesi, yönetimin geriye kalan askerleri açıklardaki gemilere nakletmesine neden oldu ve bu önlem, tüm ABD güçlerinin Lübnan'dan çekilmesinin sadece başlangıcı olacaktı.
Vietnam'daki ölümcül deneyim, Washington'un siyasi seçkinleri arasında en azından geçici olarak birkaç özel durumla ilgili olarak daha yüksek bir ihtiyat düzeyine yol açmış gibi görünse de, ABD dış politikasının temel varsayımlarının sorgulanmasına neden olmadı. Özellikle, «1930'lu yılların modeli » hâlâ seçkinlerin dünya sorunları ve Amerika'nın uluslararası sistemdeki özgün rolü hakkındaki algılarında önemli bir yere sahipti. Amerikalı kanaat önderleri hâlâ « bir başka Hitler »in yükselişini engelleme takıntısı içindeydi. Amerikalı kanaat önderleri hâlâ « bir başka Hitler »in yükselişini engelleme saplantısındaydı. Bunlarla yakından ilişkili varsayımlar, « barışçıl bir politika izlemenin » asla işe yaramayacağı, « saldırganlığın » ortaya çıktığı anda durdurulması gerektiği ve karmaşık ve belirsiz jeopolitik mücadelelerin iyiyle kötü arasındaki acımasız çatışmalar olarak tasvir edilebileceğiydi. Vietnam Savaşı'nın olumsuz sonuçlarına rağmen bu tutumlar değişmeden kaldı.
Bu propagandanın kamuoyunu savaş lehine etkileme gücü, 1990-1991 Körfez krizi sırasında açıkça ortaya çıktı. « Kötülüğe karşı iyilik » şeklindeki basit söylem özellikle inatla sürdürüldü. George H. W. Bush yönetimi, şahin medyanın aktif desteğiyle, Amerikan halkını Saddam Hüseyin'in yalnızca canavarca kötü bir lider olduğuna değil, aynı zamanda Hitler'e benzer şekilde dünya düzeni için bir tehdit oluşturduğuna ikna etmeyi başardı.
Bu düşünce birçok nedenden ötürü saçmaydı. Her şeyden önce Washington, Saddam'ı, Irak'ın İran'ın devrimci hükümetine karşı yıllardır sürdürdüğü saldırganca savaş boyunca değerli bir müşteri olarak görüyordu. Irak lideri, Tahran'a karşı savaşı kazanamayınca ve Washington'un izni olmadan Kuveyt'i (Irak'ın eskiden beri devam eden toprak talebi doğrultusunda) ele geçirme cüretini gösterince Washington'la başını derde soktu. Bush yönetimi yetkilileri ve onların medyadaki müttefikleri, Irak'ın askeri yeteneklerini abarttılar ve ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun önderliğinde Irak'a karşı yürütülecek bir savaşı meşrulaştırmak için kışkırtıcı vahşet hikâyeleri uydurdular.
Koalisyon güçlerinin şaşırtıcı bir şekildeki kolay zaferi, Vietnam deneyiminden çıkarılan ihtiyat derslerinin büyük ölçüde unutulmasına neden oldu. Yönetim yetkilileri ve Washington'un savaş yanlısı seçkinlerinin diğer üyeleri, Amerika'nın sonunda « Vietnam sendromunu » aşmış olmasından büyük memnunluk duydular. 1991 yılı sonlarında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ABD'nin dünyada tek güç olarak kalması, Amerikan askeri maceracılığının önündeki son engeli de ortadan kaldırdı.
Vietnam bozgununun acı dersleri büyük ölçüde unutuldu ve günümüz Amerikan siyasetçileri en az selefleri kadar pervasız davranmaktadırlar. Uluslararası çatışmalara yönelik baskın yaklaşımın klasik ve kasvetli bir yönü var: Uluslararası barışa ve Amerika'nın güvenliğine yönelik tehdidin ciddiyetini abartmak, Washington'un düşmanını kötülüğün vücut bulmuş hali olarak tasvir etmek ve Amerika’ya bağımlı kuşatma altındaki her ülkeyi hem masum bir kurban, hem de özgürlük ve demokrasinin savunucusu olarak göstermek. Washington'un her ikisi de çürümüş birer otokrasi olan Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşa yönelik sahtekâr propagandası, bu stratejinin adeta bir karikatürüdür.
Washington'un Vietnam'dan bu yana yürüttüğü askeri müdahaleler ve vekalet savaşları (Afganistan, Lübnan, Granada, Panama, Kuveyt, Somali, Bosna, Kosova, Afganistan (tekrar), Libya, Suriye, Yemen ve hepsinin en tehlikelisi Ukrayna) dizisi, Amerikan siyasi seçkinlerinin ve Amerikan halkının büyük bölümünün Vietnam felaketinin derin anlamını ne kadar görmezden geldiğini gösteriyor. Alaycı bir gözlemcinin bana söylediği gibi, « Vietnam Savaşı'nın tek kalıcı dersi, “Vietnam adlı ülkede savaşa girme” oldu ». Politika yapıcıların ve Amerikan halkının daha önemli dersler çıkarma konusundaki yaygın başarısızlığı, bu korkunç çatışmanın en trajik ve kalıcı mirası olabilir.
Ted Galen CARPENTER
Özgün Kaynak: Antiwar.com
(investigaction.net sitesinde 30 Nisan 2025 tarihinde Ted Galen CARPENTER imzasıyla yayınlanan Fransızca yazıdan Türkçeleştirilmiştir https://investigaction.net/50-ans-apres-les-elites-americaines-nont-rien-appris-de-la-defaite-au-viet-nam/ )