Skip to main content

Netanyahu’nun İran ve Demokrasi hakkında bize söylemeyecekleri

Bundan yetmiş yıl önce, İran bir teokrasi değil, bir demokrasiydi. Ve başbakanı Muhammed Musaddık ne bir radikal dinciydi, ne de Batı karşıtı bir fanatikti. Eğitimli, laik bir reformcuydu, İran'da ve hatta Avrupa'nın bazı bölgelerinde büyük saygı görüyordu. CİA ve Mİ6 birlikte, Musaddık'ı deviren ve İran'ı 26 yıl boyunca demir yumrukla yöneten halkın nefret ettiği Batı yanlısı bir hükümdar olan Şah'ı yeniden tahta çıkaran gizli bir darbe olan Ajax Operasyonu'nu (resmi adıyla TP-AJAX) başlattılar. 

Son zamanlarda beni gerçekten rahatsız etmeye başlayan bir şey varsa, o da ayrıcalıklı Batılıların « uygar olmayan » Filistinlilere veya İranlılara üzerinde tek bir saniye bile kafa yormadan tepeden bakma tarzlarıdır.

Bu insanlardan ikili terimlerle bahsediyoruz: anti-Semitistler, teokrasi, şer ekseni.

Ne tarih, ne de bağlam. Tarihte oynadığımız rolümüzün kabulü yok.

Netanyahu'nun son günlerde İran'a yönelik saldırılarının nedenlerini açıklamasını izlerken, güçlülere özel bir ikiyüzlülük tarzının varlığını düşünmeden edemiyorum. Sessizlikte değil, ama sözcüklerde gelişen bir ikiyüzlülük.

Kendisini demokrasi, özgürlük ve ahlak diliyle gizlerken, kınadığını iddia ettiği suçları bizzat kendisi işliyor. Bu tersine çevirmeyi Benjamin Netanyahu'dan daha iyi örnekleyen çok az kişi bulunur. Bugünlerde, kendimi sözlerinin anlamını gerçek zamanlı olarak tersine çevirirken buluyorum. Dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirmeseydi bu neredeyse gülünç olarak karşılanabilecek bir durum olurdu.

Günün manşeti buna mükemmel bir örnektir: « İran Trump'ı iki kez öldürmeye çalıştı ». Ortada hiçbir kanıt, ayrıntı yok. Sadece kur bir « inanın bana ».

Sanki sayısız kez yalan söylemiş bir adama illa ki de inanmamız gerekiyormuş gibi. Üstelik bugünlerde kendi ülkesinde yolsuzluktan yargılanan bir adama. Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında yakalama kararı çıkartılan bir adama.

Oysa Netanyahu, uluslararası sahnede İran'ı sürekli olarak zalim bir rejim olarak tasvir ediyor. Bölgesel istikrarı, dünya barışını ve « medeni » ulusların ahlaki düzenini tehdit eden zalim bir teokrasi. Baskıdan, dini otoriterlikten, nükleer hevesinden söz ediyor...

Oysa o konuşurken Filistinli çocuklar İsrail’in yol açtığı enkazın altında gömülü yatıyor. Kendi ülkesinde, hakimler bağımsızlıklarından mahrum bırakılmış durumda. Protestocular, İsrail'in otokrasiye sürüklenmesine karşı uyarıda bulunmak için Tel Aviv'e akın ediyor. Ve yine de Batı medyası ve politikacılar sanki hepsini anlamıyormuş gibi onun sözlerini tekrarlıyorlar.

Bu imparatorluğun eski bir hilesidir: Direnişi tehlike, tahakkümü ise barış olarak sunmak. Bombalar atarken, duvarlar inşa ederken ve muhalefeti sustururken düşmanına bir tiranmış gibi davranmak. Batı ruhuna o kadar derinden işlemiş bir psikolojik tersine çevirmedir ki bu, onu fark etmiyoruz bile.

Peki ya bakış açısını tersine çevirirsek?

Ya gerçek soru İran'da neyin yolunda gitmediğini değil de, İran'ın en son özgür olmaya çalıştığında neler yaşandığıysa?

Çünkü İran'a yöneltilen her suçlamanın ardında aslında hatırlanmaması gereken bir hikaye yatar. Fanatizmin değil, ama demokrasinin hikayesi. Aşırılığın değil, ama ulusal özyönetimin hikayesi. Ve Netanyahu gibi adamların en çok korktuğu şey füzeler ya da milisler değil, bu tarihtir.

İnsanların bu tarihi ne kadar az bildiğini görmek aydınlatıcıdır. Ama sanırım asıl sorun buradadır.

Çünkü dünya 1953 yılında İran'da yaşananları hatırlasaydı, Netanyahu'nun anlatısı çökmeye başlardı. Batı'nın tüm ahlaki üstünlüğü çökmeye başlardı.

Yetmiş yıl önce İran bir teokrasi değil, bir demokrasiydi. Ve ülkenin başbakanı Muhammed Musaddık ne aşırılıkçı bir dindar ne de Batı karşıtı bir fanatikti. Laik ve eğitimli bir reformcuydu, İran'da ve hatta Avrupa'nın bazı bölgelerinde büyük saygı görüyordu.

Ayrıca İran'ın doğal kaynaklarının kendi halkına fayda sağlaması gerektiği gibi bir devrimci fikre de derinden bağlıydı.

O zamanlar, başta Anglo-İranian Oil Company (BP) gibi İngiliz şirketleri İran petrolünü kontrol ediyordu. İngiliz seçkinleri kâra el koyarken, İranlı işçiler yoksulluk içinde yaşıyordu. Musaddık bunun sömürgeci hırsızlık anlamına geldiğini kavramıştı. Bu yüzden 1951'de kendine saygısı olan her liderin yapması gerekeni yaparak İran petrolünü millileştirdi.

Attığı bu adım kaderini belirlemeye yetti.

İngilizler öfkeliydi. Ancak imparatorluklarının çöküşüyle yüzleştiklerinden yardıma ihtiyaç duyuyorlardı. Bu nedenle dünyanın denetimini ele geçirmek için savaş sonrası ortaklarına, Amerika Birleşik Devletleri'ne yöneldiler. CİA ve Mİ6 ile birlikte, Musaddık’ı deviren ve İran'ı 26 yıl boyunca demir yumrukla yöneten Batı yanlısı bir hükümdar olan Şah'ı yeniden tahta çıkartacak olan gizli bir darbe olan Ajax Operasyonu’nu başlattılar.

Evet, doğru duydunuz. Ve hayır, bu bir söylenti değil. Her şey, bu konuda bilgi edinmek isteyen herkes için kamuya açıktır.

1950'lerde İran işleyen bir demokrasiydi. Liderini özgür seçimlerle belirliyordu. Bu lider halkının çıkarları doğrultusunda hareket ediyordu. Ve bu nedenle Batı onu ezdi.

Neden mi? Zorbalıktan değil, hükümranlıktan.

Çünkü kendi petrolünü kontrol eden özgür bir İran, Batının çıkarları için imparatorluğun kurallarına boyun eğen acımasız bir rejimden çok daha tehlikeli olurdu.

Bu yüzden, bu ülkeleri geri kalmış veya kötü olarak yargılamadan önce, belki de bir an durup düşünmeliyiz. Ve biraz iç gözlem yapmalıyız.

Çünkü bu sadece İran için geçerli bir durum değildi.

Musaddık'ın devrilmesi bir istisna değildi. Bu, bir eylem planının parçasıydı. Özellikle zengin kaynakları olan ve bağımsızlığı aklına getirmeye cesaret eden her ulusa karşı bir uyarıydı. Sonraki on yıllarda, bu kalıp inkar edilemez hale geldi. Küresel Güney'deki bir ülke, özellikle kendi kaynakları üzerinde egemenliğini iddia etmeye çalıştığında, Batılı güçler müdahale etti. Demokrasiyi savunmak için değil, onu ortadan kaldırmak için.

Bu süreç, Şili'de Salvador Allende için işletildi. 1970'te demokratik yoldan seçildi ve büyük ölçüde Amerikan şirketlerinin denetiminde olan bakır endüstrisini millileştirmeye girişti. Üç yıl sonra, CİA desteğiyle Şili ordusu kanlı bir darbe düzenledi. Allende öldürüldü. Onun yerine diktatör Pinochet iktidarı ele geçirdi, binlerce insana işkence uyguladı ve onları ortadan kaldırdı. Washington bu zaferi istikrarın zaferi olarak selamladı.

Kongo'da ise kurban Patrice Lumumba’ydı. Genç, karizmatik ve Belçika’nin boyunduruğundan kurtulmaya kararlıydı, 1960'ta Başbakan seçildi. Birkaç ay sonra devrildi ve ardından CİA’nın suç ortaklığıyla düzenlenen bir suikastla infaz edildi. Ülke, on yıllardır halkın kanını emen yozlaşmış bir diktatör olan Mobutu'ya teslim edildi.

Irak'ta Saddam Hüseyin, imparatorluğun çıkarlarına karşı dönene kadar bir zamanlar Amerika Birleşik Devletleri tarafından silahlandırıldı ve güçlendirildi. Petrolü petrodolar sisteminin dışında satmaya cesaret ettiğinde ve Amerika’nın denetimi dışında bölgesel liderlik yapabileceğini öne sürdüğünde, kitle imha silahları yalanı ortaya atıldı. Bir özgürleştirme savaşı olarak sunulan savaş, işgale, kaosa ve ölüme dönüştü.

Libya'da Muammer Kaddafi belki biraz karmaşık bir kişilik sayılabilirdi, ancak bir şey kesindi ki, Afrika’nın geneli için altın destekli bir para birimi önerisi, Batılı finans sistemlerinin egemenliğini doğrudan tehdit ediyordu. Bu fikri savunduktan birkaç ay sonra hedef alındı, bombalandı ve vahşice infaz edildi. Ülkesi o zamandan beri barış yüzü görmedi.

Ve bunlar en bilinen örnekler arasından sadece birkaçı.

İmparatorluk senaryosu sürekli olarak kendini yineliyor. Batı çıkarlarına hizmet eden liderler, ne kadar acımasız olurlarsa olsunlar, hoşgörüyle karşılanıyor, hatta destekleniyor. Ancak ekonomik düzene meydan okuyanlar, petrolleri, suları, toprakları veya para birimleri üzerinde egemenlik iddiasında bulunanlar, deli, aşırılıkçı veya terörist olarak etiketleniyor. Demokrasileri istikrarsızlaşıyor. Ülkeleri yaptırımlara uğruyor, işgal ediliyor veya harabeye dönüştürülüyor.

Burada söz konusu olan özgürlük değildir. Hiçbir zaman da olmadı.

Bu doğrudan itaatle ilgilidir.

Ve böylece, belki de nihayet kıyısından köşesinden aşınmaya başlasa da, senaryonun neredeyse kelimesi kelimesine izlendiği günümüze geri dönüyoruz.

İran bir kez daha büyük bir kötü adam olarak tasvir ediliyor. Netanyahu, Trump, Batılı politikacılar ve medya neredeyse mükemmel bir şekilde aynı ağızdan konuşuyor. İran haydut bir devlet, istikrarsızlaştırıcı bir güç, dünyanın önde gelen terör destekçisi. İsrail bir « önleyici saldırı » gerçekleştirdi. Kendini savunma hakkına sahiptir. Dünya, İsrail'i onu sadece yok etmek için var olan zalim teokrasiye karşı savunmalı. Bu dil hastalıklıdır. Sürekli olarak yinelenmektedir. Sorgulanmamıştır.

Ama burada bir an için duralım.

İran tam olarak ne yaptı? Bir komşusunu mu işgal etti? Hükümetleri mi devirdi? Yabancı topraklarda hedefli suikastlar mi gerçekleştirdi? Hastaneleri ve okulları mı bombaladı?

Yoksa gerçek suçu tamamen başka bir şey mi, çok daha tanıdık ve çok daha az affedilebilir bir şey mi?

İran Filistin direnişini destekliyor. Pentagon'un 11 Eylül'den sonra « ortadan kaldırılacaklar » planında adı geçen yedi ülkeden biriydi. Bugün bu ülkelerden sadece biri hâlâ ayakta duruyor…

İran, İsrail'e boyun eğmeyi reddediyor. Amerika Birleşik Devletleri'ne boyun eğmeyecek. Önemli petrol ve gaz rezervlerine sahip ve defalarca kendi yolunu çizmekte ısrar etti. Bu yüzden dünya barışına yönelik en büyük tehdit olarak gösteriliyor.

Bu arada, utanmazca soykırım yapan nükleer silah sahibi bir apartheid rejimi olan İsrail, bir nevi sorumlu bir aktör olarak sunuluyor.

Bu, neredeyse anlaşılmaz büyüklükte bir tersine çevirme.

Bu, bize demokrasi olarak satılan bir tiranlık. Direniş terörizm olarak damgalanıyor.

Kendinize şunu sorun: Eğer nükleer savaş gerçekten İsrail'in eylemlerini motive eden endişeyse, neden hiç kimse İran'ın gezegendeki en büyük iki nükleer güçten biri olan Rusya ile yaptığı savunma anlaşmasıyla ilgilenmiyor?

Ya da belki de nükleer tehditler sadece verilen emirlere uymayanlardan kaynaklandığında mı tehdittir?

Ve bu arada, onlarca yılını İsrail'in demokratik kurumlarını yok ederek, ırksal nefreti körükleyerek ve halkını bitmek bilmeyen bir savaş durumuna sürükleyerek geçiren Netanyahu, bir kürsüde dikilip dünyaya özgürlük dersleri veriyor.

Bu kadar ölümcül olmasaydı bu tam bir hiciv olurdu.

Daha derin gerçek şu ki Batı dini aşırılıktan korkmuyor. Otoriterlikten korkmuyor. Korksaydı, İsrail'e çoktan yaptırım uygulardı. Batının korktuğu şey –her zaman korktuğu şey– bağımsızlıktır. Kendisi için düşünen, onurunu savunan ve ruhunu imparatorluğa satmayı reddeden bir ulus.

Gerçek tehdit budur.

Ve belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şu olmalıdır: Özgür olma hakkı kime aittir?

Çünkü her şeyin merkezindeki soru budur. Sadece İran'da, Gazze'de veya Libya'da değil, imparatorluğun çizmesi her yerde başka türlü hayal kurmaya cesaret edenleri ezdi.

Egemenliği kim talep edebilir? Petrollerini, sularını, topraklarını kim millileştirebilir? Dünyaya hükmeden güçlere kim cevap verebilir?

Sadece bu soruları soruyor olmak dahi beni tehlikeye atıyorsa, gerçekten demokratik bir ülkede mi yaşıyorum? Özgürlük dediğimiz şey bu mu?

Çünkü gerçekler açık: Batı, onun kurallarına göre oynadığı sürece bir diktatörlüğü alkışlayacaktır. Ve kurallarını çiğnediği anda bir demokrasiyi ezecektir.

İran, tiranlık yoluyla diktatörlük olmadı. Özgür olmaya cesaret ettiği için şu anki haline geldi. Teokrasi, asla gerçekleştirilemeyecek bir rüyanın küllerinden doğdu.

Bunu mevcut İran rejimini romantikleştirmek için söylemiyorum. Rejim acımasız ve baskıcı. Muhalifler susturuluyor, kadınlar boyunduruk altına alınıyor ve devlet şiddeti gerçek. Ancak bununla yetinirsek, bu gerçeği ortaya çıkmasına neden olan bağlamdan soyutlarsak, dürüst bir şekilde düşünmemiş oluruz. Seçici bir ahlak sergilemiş oluruz.

İslam Cumhuriyeti birden yoktan var olmadı. Batı tarafından ezilmiş bir demokrasinin enkazından doğdu, tıpkı kendisinden sonra gelen birçok diktatörlük gibi. Ve buraya nasıl geldiğimizi kendimize sormaya istekli olana kadar, aynı hatayı yapmaya devam edeceğiz: Alevlere tepki verirken kıvılcımı görmezden gelmek.

Aynı şey 7 Ekim için de geçerli. O gün korkunçtu. Masum hayatlara kıyıldı. Ancak 7 Ekim’i tecrit etmek –açıklanamayan bir kötülük patlaması olarak ele almak– anlatısal bir hafıza kaybı içinde yer almaktır. Çünkü dehşet asla tecrit edilmiş olarak ortaya çıkmaz. Baskı altında ortaya çıkar. Ve kuşatmadan, işgalden, mülksüzleştirmeden, ondan önceki on yıllar süren insanlıktan çıkarmadan söz etmeksizin sadece o gün akan kandan söz edersek gerçeği aramıyoruz demektir. İktidarı koruyoruz demektir.

Netanyahu dilediği kadar tehditten söz edebilir. Savaş davullarını çalabilir, özgürlük söylemine sarılabilir ve medeniyet adına ateş çağrısında bulunabilir.

Ancak İran'dan teokrasi olduğu için korkmuyor. Ondan korkuyor çünkü noksan bir teokrasi, İsrail’in kurallarına ve gündemine uymayı reddeden bir teokrasi.

Ve sonunda, her zaman Filistin konusuna geri dönüyormuşuz gibi geliyor bize.

2001'de bölgedeki yedi ülke Filistin davasını açıkça destekledi. Bugün, geriye sadece bir ülke kaldı ve o da artık İsrail'in hedefinde.

Şunu merak etmekten kendimizi alamıyoruz: Dünya daha erken harekete geçseydi, İsrail-Filistin çatışmasının kalbindeki adaletsizlikle yüzleşseydi ve bunun on yıllarca sürmesine izin vermeseydi, bugün bulunduğumuz yerde olur muyduk? Bu savaş da aynı şekilde, gerekli olur muydu?

Çünkü belki, sadece belki, Orta Doğu'nun en eski yarasını çözmek başkalarını da iyileştirmeye başlayabilir.

Tarih bu anı gerçek zamanlı olarak yapabileceğimizden çok daha net bir şekilde hatırlayacaktır.

Ama geriye dönüp bakma asaletine sahip olabileceğimizi düşünmeden edemiyorum.

İnsanlığın geleceği, bunun özüne hemen şimdi inmemizi gerektirebilir.

Rich WİLLED

Özgün Kaynak: https://richwilled.substack.com/p/the-tyrants-mirror

 (arretsurinfo.ch sitesinde 18 Haziran 2025 tarihinde Rich Willed imzasıyla yayınlanan Fransızca yazıdan Türkçeleştirilmiştir  https://arretsurinfo.ch/ce-que-netanyahou-ne-dira-pas-sur-liran-et-la-democratie/ )