Sütun tepesinde 40 yıl

 Gecenin çok geç saatlerinde ya da sabaha karşı piyasanın yorulup uykuyaçekildiği anlarda sokağa çıkıyordu. Yüzünü görmemiştim ama çoğu zaman havaalanından eve geç saatte dönüşlerimde, bazen ayrık otlarının arasına gizlenmiş belli belirsiz patikadan, koyu kahverengi bir sırt gölgesinin yokuş yukarı hızla adımlarla tırmandığına tanık oluyordum.

 

 

80’li yılların sonunda Pürtelaş Sokağı’ın o zamanlar hâlâ çıkmaz olan son bölümünde, yoldan yüksekte duran evlerin arasında bir yeşillik arsadaki barakada yaşayan garip adamla kimse ilgilenmiyordu. Ford ekip otolarına beşinci katlardan travestiler tarafından fırlatılan yanar piknik tüplerine, kovalamacalara, müşterilere, mallara, uçların, sıra dışıların ve yeraltının bilumum unsurlarının bir araya geldiği sokağın tükenmez enerjisi içinde pek göze batmıyordu. Yoğun iş güç arasında yan tarafımızda Sular İdaresine ait tarihi eseri işgal eden Kürtlerin yatak odamıza ansızın doluveren atık sularını boşaltmakla uğraşan bizler bile gündüzleri ortalıkta görünmeyen bu adama yeterince ilgi gösteremiyorduk.

 

Ben yine de bodrum kattaki evimize girip çıkarken arsanın bitki varlığına boğulmuş barakasının bazı parçalarını ve küçük bir tahta levhaya aceleyle yazılmış ‘Allahla temas ediyor’ yazısını dikkatle inceliyordum. Çirkefin merkezinde yer alan mağarasında kimbilir hangi ilahi ibadetin ortasındaydı, ama bundan haberimiz yoktu. Herkes gibi, biz de koşaradım kendi ritüellerimizi eksiksiz uygulamanın kaygısıyla zamanı hırpalıyorduk. Sonra bir şafak vakti, Sormagir Sokağın girişleri panzerle kapandı. Manço Apartmanında bir evi basan infaz timlerinin sıktığı yüzlerce merminin patırtısı ve patlayan zehir bombalarının geniz yakan buğusunda, vücutlarında yakından sıkılmış onlarca mermiyle ölü ‘ele geçirilen’ genç Alper Ersoy ve Gülay Arıcı gibi, Terk-i Dünya ailesinin bu isimsiz ve gösterişsiz üyesi, mahallemizin biricik Simeon’u da sessizce ortadan kayboldu. Öncesinde, sırasında ya da sonrasında tam olarak emin değilim. Ama o evin balkonunun baktığı arsaya bir daha hiç bakmadığımdan eminim. Belki de yazageldiği ulu temas çoktan kaybolmuştu... 

 

İnsanoğlu dediğimiz yaratık, aldatılmaya susamış hemcinslerine karşı kendini yücelterek inancını teyid için elinden geleni yapar, kılıktan kılığa girer, hatta yeri geldiğinde dünya nimetlerinden elini eteğini bile çekerek, çılgınlıkların en yücesine doğru açılarak yapmadıkları kepazelik kalmaz. Hint fakiri 30 saat boyunca gram kıpırdamadan dondurulmuş gibi kalakalır, Aziz Kevin yedi yıl boyunca ayakta hiç kımıldamadan durur üzerine kuşlar pisler, yuva yapar, Hindistan'da Benaresli bir Brahman fakiri, çivili yatağının üzerine çırılçıplak 35 yıl uzanır. Heykelleri bir hayli şişman görünen Buda bile günde tek bir tahıl tanesiyle beslenir.

 

Keşişlerin dünyadan elini eteğini çekip dağ başlarında, manastırlarda, ağaç kovuklarında, mağaralarda, sütun tepelerinde aç ve biilaç yaşamaları, Tanrı’ya biraz daha irtifa kazanarak yaklaşmaktan çok, biraz da inandırıcılıklarını arttırma kaygısından değil mi?

 

Hâl böyle olunca, yaşanan bu kadar sıkıntılı bir ortamda, vücudun çektiği sıkıntıların baskıladığı beynin duyumsadığı psikolojik yanılsamalardan ibaret olağanüstü olayların ve mucizelerin de yaşanmasına pek şaşmamak gerekir.  

 

Tabii bu durum din ve Tanrı yoluna yaşamını adayan tüm keşişler için geçerli olmayabilir. Bizim midesi kelepçeli ‘çöllerin Simon’unu tam kırk yıl boyunca yüksekliği gittikçe artan bir sütunun tepesinde yaşamaya iten neden biraz daha farklı gibi görünsede aslında özünde aynı gibi. Simon kendisini rahatsız edenlerden kaçmak isterken, aslında onu daha bir ‘görünür’ kılan ve yükselten ilginç bir yolu seçiyor. Mucizeler yaratan diğer ermişlere benzer nitelikteki öyküsü insan doğasının sınırlarını aşıyor.

 

Arapların ‘Şemsan-ı Çamudi’ dediği, Yunanca’da sütun anlamına gelen Stylos’tan türeyen ön adıyla Stlit Simeon (ya da eski Simeon), Samandağ’lı sade bir çobanın oğludur. Hayatta ilk öğrendiği şey, pastoral önderliğiyle örtüşecek şekilde çayır çimen arasında koyun otlatmak oldu. Roma’nın dağılmasıyla birlikte bugünkü Suriye toprakları da Bizans İmparatorluğu’na dâhil olmuş ve Hıristiyanlık buralarda hızla yayılmıştır. Küçük Simon, zaten bir azize olan annesi Martha’nın etkisi altında kalarak çarçabuk Hıristiyanlığa yönelmiştir. Daha 16 yaşlarında iken Tereda’daki manastıra girmiştir. Buradaki ibadet yaşamında, dini pratiğini midesi üzerinde yoğunlaştırmış, Hıristiyanlıkta 46 gün süren uzun bir perhiz ya da oruç olan büyük Karem Orucunu tutmaya başlamış, hâlsiz düşmesiyle birlikte bizzat manastır rahibi Théodore tarafından ziyaret edilmiş ve kendisine su ve ekmek verilmiştir. Usta oruçcu Simon birkaç gün sonra yarı baygın hâlde bulunmuş ve yanı başında kendisine bırakılan yiyeceklere günlerdir hiç dokunmadığı anlaşılmıştır. Yapılan incelemede karnını palmiye yapraklarıyla yaptığı bir kemerle çok sıkı bir şekilde bağladığı anlaşılmıştır. Öylesine sıkı bağlamıştır ki bu kemeri, etine işleyen yaprak kalıntılarını yaradan çıkarabilmek için dokunun günlerce suyla yumuşatılması gerekmiştir.

 

Yükselen karizmasını kıskanan hemcinsi diğer keşişler, akşamları gizli gizli kalkıp yemek ve su içtiğini iddia ederek, Genç Simeon’un manastırdan uzaklaşmasını talep etmişlerdir. Midesi bir kez küçülen Simeon bu zorlu orucu her yıl yenileyecek ve eski Telassinos bugünkü Deir Saman’da çekildiği kulübesinde üç buçuk yıl yaşayacaktır. Bu dönemde tuttuğu Karem Orucu boyunca hiç yemek yemediği ve su içmediği rivayet edilir ve bu durumdan sağ salim kurtuluşu, o dönemde büyük bir mucize olarak karşılanmıştır.

 

Kulübede geçirdiği dönem sonrasında Simeon, Şeyh Bereket Dağında kayalık bir çıkıntıya yerleşecek ve 20 metre çapından daha dar olan bu küçücük mekana kendini tutsak edecektir. Bu tepenin seçimi rastlantısal değildir. Bölge, Suriye’nin kuzeyinde, Apamea’dan Orta Asya’ya kadar uzanan ulaşım yollarına hâkimdir. Ancak mucizelerinden ötürü kendisinden şefaat ve dua dileyen, ona yüz sürmek isteyen ziyaretçi müritlerinin sayısı burada da artacak ve yorgunluktan harap ve bitap düşerek ibadete yeterince zaman ayıramayacaktır. Bu durum onu daha farklı ve köktenci bir yaşam tarzına yöneltmeye itecektir: bir sütunun üstüne yerleşmek. Böylece 459 yılına kadar 42 yıl sürecek çılgın ve özgün macerası başlamış olacaktır. Simeon bir yandan ziyaretçilerinden uzaklaşmak istemekle birlikte dönemin pastoral geleneğini de sürdürmek kaygısıyla, müritlerinden gündelik yaşamda uzaklaşmayı istemiyor ve hep yanı başlarında kalarak, varlığını onların hizmetine sunmak istiyordu. Dilenci, zanaatçı ya da çiftçi olsun, varsıl yoksul kendisini görmeye gelen herkesle ilgileniyordu.

 

Yüksekliği gittikçe uzayacak olan bu ünlü sütunun üstünde oturmasına olanak sağlayan etrafı kısa parmaklıklarla çevrili, ancak oturmasına ya da ayakta durmasına olanak veren yaklaşık bir metrekarelik küçücük bir platform yaptırmıştı. Bu düzlemde uzanıp yatmasına olanak yoktu, yani ‘ayakta uyumayı’ ve çevresindeki uyutmayı kısa zamanda vücuduna öğretmesi gerekecekti.

 

“Yatay” olarak uzaklaşma olanağı bulamadığı insanlardan “dikey” olarak kurtulmayı deneyecektir. İlk başlarda yaşamını sürdürebilmesi için köyün çocukları sütunun tepesine tırmanıp ona ekmek, su ve keçi sütü getiriyorlardı. Başlangıçtaki sütun yaklaşık dört metre yüksekliğindeydi. İnsanların zamanla kalabalıklaşıp bu yüksekliğe kolayca ulaşabilmeleri sonucunda doğan ihtiyaçla sütunun yükseklikleri kademe kademe arttı. Öyle ki en sonuncusu 15 metreye yakın yüksekliğe kadar varacaktı.

 

Simeon sütunun yakınına annesi dâhil hiçbir kadının yaklaşmasına izin vermiyordu. Çok ısrarcı olan annesine “eğer buna hak kazanırsak, bir sonraki yaşamımızda buluşacağız, sabırlı ol” diyordu. Mucizelerle ün salan azizin ziyaretine gelenler, sütuna dayadıkları bir merdiven aracılığıyla yanına kadar çıkıp onu yakından görerek, onunla konuşabiliyorlardı. Yaz kış dinlemeden gece gündüz korunmadan elleri çoğu zaman gökyüzüne dönük hâlde ayakta ya da oturmuş durumda Tanrıya temas ediyordu. Bir tür hac ritüeline dönüşen ziyaretleri, bölgedeki Hıristiyanların dışında çöl bedevileri, Ermeniler, Persler, İsmaililer, İspanya’dan İberler ve hatta Etiyopalılardan oluşan çok heterojen bir hayran kitlesi gerçekleştiriyordu.

 

Arap hükümdarı Numan’ın bölgeyi kasıp kavuran bu hac ziyaretlerinden rahatsız olduğu anlatılır. Binlerce müridlerinin ziyaretlerini engellemeyi düşündüğü ancak sonra bir gece ansızın gördüğü sütunlu ve sakallı bir karabasanla hızla bu tasarısından vazgeçtiği söylenir.

 

Bizans İmparatoru Theodosius ve saygıdeğer eşi Eudoxie azize büyük saygı gösteriyorlardı. Hastalandığında Theodosius Simeon’a üç rahip gönderdi ve artık bulunduğu yerden inmesini rica etti. Ancak aziz tedavi edilmeyi reddederek, bu işi Tanrıya bırakmayı tercih etti ve bir süre sonra kendiliğinden iyileşti.

 

2 Eylül 459 tarihinde, on beş metrelik sütunun tepesinde elleri kavuşmuş ve gözleri kapalı hâlde dua eder konumda ‘öle kalır’ ve müritleri bu yüzden ölümünü ancak iki gün sonra fark edebilirler. Bu akılalmaz yaşamın sonu da büyük olay olmuştur. Öldüğü gün Antakya Piskoposu Martyrius, Antakya milis komutanı ve cenazesi çalınmasın diye altı yüz asker kısa zamanda sütunun dibine gelivermişlerdir. Çevrede yaşıyanlar Simeon’un öldüğünü bu büyük kalabalığı görünce anladılar. Kısa sürede sütunun çevresinde toplanan kalabalık bedevi toplulukları kutsal naşı çalmaya kalkışmış, ancak kalabalık asker topluluğunu görünce bundan vazgeçmiştir. Aziz Simeon, bugün batıda 26 Ocak, doğuda ise 1 Eylül tarihinde hâlâ anılmaktadır. Saint Simeon ile ilgili ayrıntılı bilgileri Suriyeli Piskopos Théodoret de Cyr’in hakkında yazdıkları sayesinde öğrenebiliyoruz.

 

Simon Dağı’nda (Cebel Sim’an) yer alan, St.Simeon Manastırı kalıntıları arasında, sekizgen merkez avluda bu meşhur sütunun temel mermeri ve üzerinde aşınmayla yuvarlaklaşmış sütunun küçük kalıntısı bugün de ayaktadır. Stilitlerinin öncüsünün ölümünden sonra bölgede onun yolundan giden birçok taklitçi ve müridine ilham kayağı olmuştur. Ölümünü izleyen yüzyıl boyunca, Bizans topraklarında modaya uyan çileci stilit ardılları sütunlar üzerinde onun gibi zorlu bir yaşam sürdüler.

 

Büyüleyici Halep kentinin etkisinden kurtulur kurtulmaz, kendimi sebze ve meyve halinin yakınındaki Muvahat Garajına atıyorum. Küçük beyaz Japon marka minibüsler sıra sıra dizilmişler müşteri bekliyorlar. Dersimi iyi çalıştığım için Dar Taizzah’a giden aracı sorup boş minibüse yerleşiyorum. Yarı yarıya yolcu toplanınca harekete geçip, Türkiye yönünde batıdan kentten çıkıyoruz. Tarlalar ve zeytinliklerin arasından 30 km kadar ilerleyip kentin kuzey batısında yer alan Dar Taizzah adlı kasabadaki son durakta kasabanın merkezinde araçtan iniyorum. Manastır bu merkeze yaklaşık 7 km uzaklıkta. Kasabadan çıkıp Qalaat Saman (mübarek Simon’un köyü)’a doğru yönelen hafif rampa yolda yürümeye koyuluyorum. Hava çok güzel; bir kilometre ilerlemiyorum ki yanımda gazoz bayinin kamyoneti duruveriyor. Ateşli bir muhabbet eşliğinde araç beni kısa sürede Manastırın bulunduğu tepenin yamacında bırakıveriyor. Burada adet olduğu üzere 20 Suriye lirasını (1,5 tl) kaptana ısrarla veriyorum.

 

Küçük tepenin güneyinden çam ağacı ormanının yanı sıra yükselen asfalttan tırmanırken bu kez başka bir özel araç beni alıyor ve bir anda ören yeri girişinde buluveriyorum kendimi. Turist mevsiminde olmasına karşın içeride iki Avrupalı turistten başka kimse yok. Çam ağaçlarıyla çevrili küçük bir tepenin zirvesinde yer alan manastırın çevresinde yaklaşık 5-6 metre yüksekliğinde bir surla çepeçevre çevrilmiş durumda.

 

Girişin solunda yer alan bazilikadan başlayarak gezmeye başlıyorum. Saint Simeon anısına 5000 metrekareye inşa edilen Martyrium (Şehitlik), manastır, kilise ve büyük bir mezardan oluşuyor. Konstantinopolis’teki İmparator Zenon’un yardımlarıyla gerçekleştirilmiş olan yapılardan Bazilikanın hemen karşısında yaklaşık 100 metre ötede sütunları ve duvarlarının büyük bir kısmı ayakta duran manastır bulunuyor. Boşluklar tamamlansa, ahşap olan çatı da yeniden inşa edilse eski hâline geliverecek. Ayasofya’dan sonra en büyük Hıristiyan yapılarından biri olan nanastırın göbeğinde ermişin üzerine tünediği sütunun temeli ve üzerinde ise yuvarlak bir sütun parçası duruyor. Arkada sura bitişik bir mezar bulunuyor. Manastır Müslüman istilasından sonra talan edilmiş ve terk edilmiştir. Ancak hac ziyaretleri XI nci yüzyıla kadar devam etmiştir. X uncu yüzyılda Suriye’nin Bizans tarafından yeniden fethedilmesiyle birlikte manastırın bulunduğu tepede Qalaat Saman (Simeon Kalesi) inşa edilmiştir. 38 yıl süren işgal sonra Mısırlılar kaleyi fethetmişlerdir. Haçlı seferleri sırasında bölge tümüyle unutulmuştur. XVII nci yüzyılda meşhur sütunun hâlâ ayakta olduğu yazılıdır. Manastır, XIX ncu yüzyılda bir Kürt prensinin ikametgahı olarak kullanıldı.   

 

Ören yerini iyice gezip kapıdan dışarıya çıktıktan sonra sur dibinden dolanarak güney batı yamaçlarında bulunan taş ocaklarının yanından inen toprak yola çıkarak, eskiden hacıların manastıra ulaşmak için kullandığı ve alt kısmında bir zafer takı bulunan ana yoldan aşağıya iniyorum.

 

Manastırın 1 km güneyinde yer alan Qalaat Saman köyünün yanında yer alan kalıntıları gezerken mermer sütunların biri üzerindeki gamalı hac dikkatimi çekiyor. Köyün içinden ana yola oradan da yolun üst tarafında 1 km içeride yer alan yine kalıntıların bulunduğu noktaya zeytin bahçeleri arasından yürüyorum. Hava iyice ısındı. Değişik türdeki mor renkli olağanüstü Sümbül-ü Teber’lerin yoğunlaştığı taşlık araziyi aşıp tekrar ana yola çıkıyorum. Manastır çevresinde gavurların ‘ölü köyler’ adı verdiği ve Hıristiyanların Saint Simeon’un ölümünden sonra bölgeye doğru oluşan yoğun ilgisi sonucunda oluşturulmuş ve çoğunda manastır ve bazilikalar bulunan terk edilmiş küçük yerleşimlerin kalıntıları söz konusudur. Bu ölü Hıristiyan yerleşim kalıntıları sadece manastır çevresiyle sınırlı olmayıp daha geniş bir çerçevede, birçok bölgede dağınık olarak bulunmaktadır. Özellikle Maraat El Numan yakınlarındaki Sergilla ve Bara’daki kalıntılar ünlüdür. Manastırdan 5 kilometre kadar uzaklaşmış bulunuyorum. Dar Taizzah’a giden yol rampaya çıkmadan sağdan Quatura ve Sit-el-Rum adlı terk edilmiş kentlere doğru ayrılan ara yola sapıyorum bu kez. Sit-el Rum’da bazilika kalıntıları arasında otlayan atların görüntülerini çekiyorum. Eskiden manastır kalıntılarında kazı yapan Avrupalı arkeologlar yakın çevredeki ölü köyleri içeren yürüyüş parkurları tasarlamışlar ve bunlarla ilgili olarak ören yerlerine üzerinde açıklamalar ve rotaların yazılı olduğu beton levhalar koymuşlar ama bunlar bir hayli yıpranmış durumda.

 

Hava kararmadan ana yola geri dönüp, Türkiye’de akrabaları olan bir kamyonet sahibinin yardımıyla Dar Taizzah’a kısa sürede varıyorum. Dostum mutlaka eve yemeğe davet ediyor ama mutlaka dönmem gerek. İndirdiği kavşaktan beş dakika sonra geçen bir dolmuşa binip 45 dakika sonra Halep’e varıyorum.

 

Haçlıların gelişinden önce Saint Simeon’un kemiklerinin buradan kaçırılarak Hatay Samandağı Değirmenbaşı Beldesi’nde kalıntısı bulunan çakma Simeon manastırına taşındığı rivayet ediliyor. İşin ilginci, Suriye’dekine göre çok daha küçük olan bu ören yerinde de bir sütun kalıntısı mevcut.

 

Benim için pek bitmeyecek gibi de olsa, bu stilit muhabbetini ünlü sinemacı Bunuel’ın, Aziz Simon’un sıra dışı serüvenini konu alan ‘Simon del Desierto’ (Çöllerin Simon’u) filminden sahnelerle bitirmeye çalışalım. Sütunun dibinde yaşayan annesi, cüce bir çoban, mucize dilenen elsizler, kolsuzlar, ayaksızlar… Keçeleşmiş lüleleriyle bit katedraline dönen kepenek saçları arasından zar zor seçilen gözleri onlara ilgisizdir; iç yolculuğunda pencerenin ardında akıp giden flu görüntülere dalmışcasına. Bizim içimizde yerleşik, onu dışında vücuda gelen, sütunun çevresinde fırdolanan körolası şeytan, Tanrı dahil birçok kılığa girerek, iradesini yoldan çıkarmaya çabalar: “Soyun, dedi düşman inançlarından!”

 

Ve başarır da… Çölün ortasında tabuttan çıkan, çıplak kadın vücutlu ve maskarayla altı misli uzamış kıvrık kirpikli son sürümüyle baştan çıkarıcı Şeytan sütuna tırmanır ve bizim Azizi diskoya kaçırır! Ovaya yukarıdan bakan taşların çektiği sıkıntı, büzülen mide, küçülen beyin ve bunca acı boşuna yaşanmıştır…

 

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest