Skip to main content

Hiçbir yere

Facia üstüne facia gelirse gelsin, ne kadar az ve buruk da olsa elde ayakta kalabilenlerle, kırıntılarla avunmak, altında derininde neler olduğunu bilmeden o çok güvenerek bastığımız iki ayağımızın altında hâlâ toprak olduğuna sevinmek, her gün bal gibi ölürken, hücre hücre giderek daha fazla çürürken her şeye karşın yaşamak ya da yaşıyor olduğunu sanma avuntusuyla anın aldatıcı akıcılığında oyalanma hastalığından muzdarip var oluşlar içerisinde, bu kez insanlık marazı teselli de aradan çekildi.

Bedenin içinde olduğu gibi dışında da ona koşut olarak her şey geriliyor, yıkılıyor, buruşuyor, kararıyor, kuruyor, eriyor. Koca koca var oluşlar, anılar, hesapsızca biriktirilmiş emekler, hızla akıp geçen bir gecenin ardında sabah uyandığında bir anda yok oluveriyor. Biri diğerinden hep büyük olan iç içe halkalara kayıtlanan nafile çabalar, boş emekler.     

İçten kemirilen devasa ağaç giderek küçülen gölgesini üzerine düşüyor. Dalın ucundaki filize kelebek marifetiyle giren kurt kökünden çıkıyor. Küresel iklim felaketiyle alakasız tavırlarla kırdan kente inen yabandomuzları dikili genç fidan ya da yeni patlamış delice zeytinlerin ensesinden ısırarak büküyor, kırıyor, ırzına geçiyor. Dizilen taşlarla etrafında arabasız küçük bir döner kavşağı tahayyül ettiğimiz ahlat anaçlı armut, iki mürdüm eriğinden bir tanesi, kayaların arasındaki kara toprağa dikili vişne, eski dere yatağının dolgu toprağındaki üç ceviz susuzluktan ya da gövde kurdundan kuruyup gidiyor.

Yalan iktidarıyla birlikte doğa da çıldırdı. Geleneğe uyarak geçmişte geleceğe dönük hesaplarla çok güvenerek diktiğimiz ya da aşıladığımız zeytinlerde periyosidite dedikleri bir yıllık verim döngüleri iyice birbirine girdi. Artık verim yılı yaşanmıyor. Delice anaca aşılı koskoca yerli memecikler birkaç yıldır hemen hemen doğru dürüst ürün vermiyor. Onlarcasına gövde kurdu girmiş otuz yıllık gemlikler çok az da olsa her yıl veriyor. Deliceye aşıladığım gemlikler de onları izliyor. Yağış azlığı değil, daha çok iklim değişikliğinin etkisi söz konusu. Ağacın uyuyup dinlenmesi ve ürün için güç depolaması gereken 7 santigrat derecenin altındaki soğuklama süreleri fazlasıyla ılık geçen kışlarla birlikte gittikçe azalıyor. Doğal mevsim döngüleri birbirine karışıyor.

Bu yıl aşırı sıcak geçen ve bazı günler yirmi dereceleri gördüğümüz Ocak ayı ağaçların erken uyanmasını tetikledi. Ardından normal değerleriyle soğuk geçen Şubat ve Mart ayları. Nisan’ın ikinci haftasında gelen don, dere yatağı kıyısındaki bağın taze sürgünlerini vurdu ve kuruttu. Yeni çıkan sürgünlerde ise salkım yani meyve yok.

Bitkilerle birlikte ruhumuza da vuran son don olayı ile birlikte yeni çıkan sürgünleri yanan cevizlerde meyve yok. Her yıl dalları kırılan İtalyan erikte kalan üç beş meyve olgunlaşmadan kendilerini ağaçtan düşürecek olan alakargaları bekliyor.

Bembeyaz çiçek açan armut ağaçlarında meyve tutumu sıfıra yakın.

Armut olmazsa dut var diye avunalım mı? Yoksa onu da mı aort yırtılması gibi bir şey ansızın gelip yok edecek? Şimdilik çiçeklenen meyveler olgunlaşmaya başlıyor. Avunmak için değil. Bekliyoruz.   

Nisan ortasına geldik, geçtiğimiz yıldan beri adam gibi yağmur yağmadı. Yağışlı cepheler sağımızdan solumuzdan geçiyor, Söke’yi, İncirliova’yı, Selçuk’u Çeşme’yi sel basıyor, ama bilinmez bir lanetin çöktüğü buralara yağış bırakmıyor. Nadir yağış anlarında toprak ancak ıslanıyor ama yeraltı sularını besleyecek miktar bir türlü toprağa düşmüyor. Yeraltı suları, kuyular aşağılarda.

Haziran sıcaklarıyla birlikte biz de bitkilerle birlikte bir su stresine gireceğiz. Suyu idareli kullanmak da yetmeyecek, çünkü tasarruf edecek su da kalmayacak. Aşağıdaki kuyu dörtte bir seviyede, yukarıdakinde bir buçuk metrelik su var ama depoya gelmesi için gereken yüksekliğin altında.

Baklaların çoğu gelişmedi. Soğanların büyük bölümünde çiçek sapı çıktı.

Dışarıda olan biteni, ondan daha büyük, hiç de mevsimsel görünmeyen bir tür iç kriz bastırıyor gibi. Nereye odaklandığı belli olmayan anlamsız bakışlar çoğalıyor. Her şeyin tükenişi; yattığında uykuya dalmada birbirinin üstünden atlayacak kadar yarın yapacaklarının olmaması ya da olsa da anımsanmayacak kadar değersizleşmesi, sayılamayacak kadar küçülmesi.

Birbirinin üstüne basan, işemeye gittikçe bir anda varlığı anlaşılan ama yatar yatmaz yeniden unutulmaya mahkum sıradan düşler, günün en işler anında gözler apaçık iken tam da önümde sahne alıyor.

Bizden buraya kadar diyen bakışlarıyla öldüğünü gördüğüm kumrunun çiftten tek, tekten çifte kanat çarpması. Kedinin dişlerinin arasına sıkışan tüy parçası. Gri sadık kanat çırpışlarının anıt gibi yükselen çam ağaçlarının tepe dallarına doğru süzülmesi. Yukarıda, sadece çamların tepe kapalılığında ortaya çıkan çalgısız cümbüş.

Her gün iç karartan ama devam etme ısrarında sufleler veren rutinin sıradanlığını yitirmesi. Ucu kırık bıçağın altında çıtırdayan kuru ekmek, her biri ayrı bir sanat eseri gibi devleşen biricikliğinde eski tencereye dizilen şekilsiz gıdalar.

Kapının açılmasıyla çığlığa boğulan avlu. Yerde kan damlaları gibi iç acıtan sarı yaseminler. Karşı karşıya geldikçe ha bire birbirini tırnaksız patilerle tokatlayan anne, birbirine kösnüyen çocukları yani kardeşler. Başta devlet ana, herkesin herkesle savaşı. Gerilen vücut, tokluk sonrası gevşeyen beden, toprağa çekilen dört ayak. Sakinleşen ortam.

Demirsiz bir kapı gıcırdaması attığım her adımda peşim sıra beni izliyor. Eğiliyorum. Koskoca makinenin toprakla bağını kopartamadığı bir otu yolup silkeliyorum. Birinci taş duvarın orada bir hışırtı kopuyor.  

İki bulut geçmiş oluyor üstümden, ben fark etmeden. İki damla yağmur düşüyor Keklicik tepesinin ardına. Parmağımı deliğe sokmuşcasına beden ileri geri sarsılıyor. Acısız acı kendini hissettirmek için başka çareler arıyor. Göz kamaştırıcı bir ışık kaplıyor her yeri, tam da en olmayacak yerde.  

Bir bağa bir başka bağaya vuruyor; kaplum tıkırtısı baharı hatırlatıyor gibi olsa da aklım daha çok içimden akan kumdan şelalede. Taşlar yuvarlanıyor en aşağıdan gümbür gümbür yamaç yukarı. Bir daha hiç geri düşmemek üzere.

Olur olmaz yerde patlayan hıçkırık seli bedeni şenlendiriyor. Süreğe çıkmış duygusuzluklar anlığı doldurmaya yetmiyor.

El ele vermiş, aylarca yıkanmamış, leş kokulu bir sürgün alayı çit boyu dikene sürünüyor.

Varoluş mecburiyetinden usanmış süreğen olmayan hareketler gündeliği doldurmaya yetmiyor.

Tam da sonun ortasında.            

Amazon göklere çıkar

O saatte

Duran, öksüren, aksıran, geri kusan zaman

içime yükselir