Suriye’ye yönelik körlük
7-8 Aralık hafta sonunda, ağır silahlar kuşanmış cihatçı milislerin darbeleriyle Şam'ın aniden çökmesi karşısında dehşete düşmeyen olmuş mudur bilmiyorum. Bana göre bunun, Binyamin Netanyahu'nun Ortadoğu'da yürüttüğünü iddia ettiği « yedi cepheli savaşta » devrilen bir domino taşı daha olduğunu anlamayan çok az insan vardır.
Benzer şekilde, İsrail terör devletinin bölge genelinde diktatörce bir hegemonya kurmanın eşiğinde olduğunu fark etmeyen çok az insan tanıyorum. On yıllardır Amerikan dış politikasını az çok kontrol eden Siyonist neoconların eski projesinin, yani « Orta Doğu'nun yeniden şekillendirilmesinin » 7 Ekim 2023'te Gazze'den İsrail'e yönelik başlatılan terörist saldırıdan bu yana yaşanan her şeyin kökeninde olduğunu kavramayan çok az insan tanıyorum.
Uzun zamandır terör örgütü olarak sınıflandırılan Heyet Tahrir el-Şam'ın Suriye'deki şaşırtıcı ilerleyişinde ABD'nin parmağı olduğunu fark etmeyen akıl çağına ermiş çok az insan tanıyorum. Bunu anlamak için biraz yakın tarih bilgisine sahip olmak yeterli olacaktır. Ve bildiğim kadarıyla, Atlantik'in iki yakasında ticari veya devlet tarafından finanse edilen hiçbir medya kuruluşunun –büyük günlük gazeteler, radyo istasyonları, NPR, PBS, BBC– kamuoyuna en küçük bir gerçeği iletmemiş ya da bu konu hakkında yorum yapmamış olması hâlâ çok şaşırtıcı.
Körleşme
Ana akım medya, ABD'nin Suriye'de yürüttüğü « rejim değişikliği » operasyonunun ilk günlerinde, 2012 başlarında ve muhtemelen 2011'in son aylarında tutunduğu aynı tavrı takınıyor. Bugün Suriye’de tanık olduğumuz olayların, tam olarak olmasa da neredeyse anlaşılmaz olması için ellerinden geleni yapıyorlar. Bir kez daha, konuya hakim olmanız gerekiyor. Esad rejimini legodan yapılmış bir yapı gibi deviren Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve diğer cihatçı gruplar örneğinde, özünde bir canavar olanı medeni bir karaktere büründürme çabasının bir başka çeşidi söz konusudur. Kurumsal basın ve « hizmete özel » televizyon kanalları artık Suriye'nin denetimini ele geçiren fanatik katilleri, sözde tiranlık karşısında meşruiyetlerini ima ederek açıkça « isyancılar » olarak sunuyor. Alın size önceden hazırlanmış terminoloji türünün öğretici bir örneği.
Bu Sünni fanatiklerden eskiden olduğu gibi « ılımlı isyancılar » olarak söz etmeyi bıraktıklarını fark ediyorum. Bu ifade son zamanlarda somut olaylar tarafından acımasızca itibarsızlaştırılmış olsa da eğilim aynı: Orada, biraz adalet sağlamayı deneyen medeni insanlarla uğraşıyor olacağız.
Bu dizide, en sevdiğim yazı, Esad hükümetinin çöküşünden birkaç gün önce Daily Telegraph[1]'da yayımlandı: « How Syria’s ‹diversity-friendly› jihadists plan on building a state » (Suriye'nin ‹çeşitlilik dostu› cihatçıları bir devlet kurmayı nasıl planlıyorlar ). Ben de gözlerime inanabilmek için bu yazıyı iki kere okumak zorunda kaldım. Öte yandan Batı ana akım medyasının hiçbir yerinde, hiç ama hiçbir yerinde, Heyet Tahrir el Şam’ın ve sürekli çatışma halinde olduğu müttefiklerinin, İdlib eyaletindeki karargahlarından Hama ve diğer kentleri aşarak Şam merkezine kadar hızlı ilerlemesine izin veren ABD, Türkiye ve muhtemelen İsrail'in desteğinden söz edilmiyor.
Öte yandan, son yıllarda Esad rejimine karşı Batı desteğinde gerçekleştirilen birçok terör saldırısı, Ukrayna'daki vekalet savaşı, ABD destekli Suudi Arabistan'ın Yemen'e karşı savaşı ve İsrail’in liderliğinde Filistinli muhaliflere karşı Gazze Şeridi’nde yürütülen soykırım ve Lübnan’daki İsrail saldırıları, bunların hepsi aslında kendi çıkarlarını gözeten grupların desteklediği askeri saldırılardır. Bunları ancak, gerçekleri gizleyen resmi tasvirlerin ötesine geçmek için büyük çabalar sarf ederek algılayabiliriz.
Amerika'nın gerçek sorunlarını anlamak
Neler oldu, neler oluyor ve bundan sonra neler olacak? Bunu merak etmeyen kimseyi tanımıyorum.
Suriye'de şu anda neler olup bittiğini ve bunların nedenlerini anlamak için, burada da daha eski zamanlara gitmeliyiz ve bu, « Amerikalılar »ın kim olduğunu ve bugünkü ve geçmişteki ve 1945 zaferinden bu yana geçen on yıllar boyunca karşılaştıkları gerçek sorunları iyi anlamamız gerekir.
Geçmişe ait bu taslağa başlamak için, 1950'lerin ünlü darbeler dizisine geri dönmeliyiz. Bu darbeler, CİA'nın Mİ6 ile işbirliği yaparak Ağustos 1953'te demokratik olarak başbakanlık görevini yürüten Muhammed Musaddık'ı görevden aldığı İran'da başladı. Aynı şekilde Guatemala'da da Jacobo Arbenz, bir yıl sonra söz konusu Ajansın gizli operasyonuyla Cumhurbaşkanlığından uzaklaştırıldı.
Bugün bu operasyonların bazı özelliklerini incelemek öğretici olacaktır. Her iki durumda da, kamuoyunda huzursuzluk yaratmak ve siyasal bir çalkantı görüntüsü yaratmak için çeşitli toplumsal ve ekonomik karşıtlıkları kışkırtmak önemliydi. Her iki darbede de halk tarafından seçilmiş devlet başkanları devrilerek yerine zalim kuklalar iktidara getirildi.
Her iki olayda da şiddet vardı, ancak bugünkü boyutlarıyla karşılaştırıldığında bu operasyonlar adeta cerrahiydi. Musaddık, İran'ın Elburz eyaletindeki topraklarına çekildi. İsviçreli bir eczacı olan Árbenz ise son yıllarını depresyondan mustarip bir şekilde Avrupa'yı dolaşarak geçirdi.
O zamanlar, nezaket görüntüsünü korumak önemliydi. Amerikalıların çoğu CİA'in Tahran'daki ve Guatemala City'deki olayları da planladığının farkında değildi. İran’ın durumunda ise dikkate alınması gereken bir husus daha var: İran başbakanının görevden alınması (göreve gelen ilk demokratik olarak seçilmiş hükümet başkanı olarak) bugün bile ABD ile İran arasındaki ilişkileri etkileyen bir karşı tepki dalgasını tetikledi. Guatemala'da ise yaklaşık 36 yıl süren bir iç savaşın başlamasına yol açtu.
CİA, İran'daki darbeyi bir model olarak kabul ediyordu; Guatemala'daki darbe de aynı yolu izledi. Ancak 1965 yılında Ajans yeni bir saldırı açısı buldu ve bağımsız Endonezya'nın karizmatik kurucu babası ve ilk başkanı Sukarno'yu deviren darbeyi düzenleyerek olaylara çok farklı bir şekilde yaklaştı.
Cakarta Yöntemi
Deneyimli dış muhabir Vincent Blevins, bu yeni süreci Cakarta Metodu: Washington'ın Komünizm Karşıtı Haçlı Seferi ve Dünyamızı Şekillendiren Toplu Cinayet Programı adlı kitabında herkesten daha iyi bir şekilde açıklamıştır (kitap PapyRossa’dan temin edilebilir, 2023). Soğuk Savaş en çetin yıllarına doğru ilerlerken, Blevins'in alt başlığında da belirtildiği gibi Endonezya darbesi, ülkenin tamamını uzun süreli bir kan gölüne sürükleyen ilk darbe oldu.
CİA'in 1967 yılında başkanlık sarayına yolsuzluk batağına saplanmış kukla diktatör Suharto'yu yerleştirdiği sırada ölü sayısı konusunda farklı tahminler bulunuyordu. Blevins bunun bir milyon civarında olduğunu tahmin ediyor. Ölenlerle birlikte ülkenin daha önce canlı olan siyasi kültürü de Suharto'nun 32 yıl sonra devrilmesine kadar geçen zaman içerisinde tamamen yok oldu.
Dünyayı yöneten Amerika, diğer birçok durumda da Cakarta yöntemine başvurmuştur. Özellikle, bunun en bilinen örneği, Şili'de demokratik olarak seçilen ve yasal yollarla iktidara gelen Salvador Allende'nin 1973’te Suharto'ya benzer kukla bir diktatör olan Augusto Pinochet’nin askeri darbesiyle devrilmesidir. Dokuz yıl sonra Zbigniew Brzezinski, Afganistan'da bu rejim değişikliği geleneğini sürdürerek, kendi geliştirdiği sürümü uyarladı ve bunu resmi, ancak örtülü bir politika haline getirdi.
Amerika’nın Cihatçılara verdiği desteğine sistematik körlük
Sovyet karşıtı Jimmy Carter'ın güvenlik danışmanı olan Brzezinski, Carter'ı, o dönemde Moskova destekli Kabil rejimine karşı gerilla savaşı yürüten Mücahitleri desteklemeye ikna etti. Sonuç, Usame bin Ladin liderliğindeki, iyi silahlanmış ve iyi finanse edilen El Kaide'nin kurulması oldu.
Irak ve Libya'daki kitlesel şiddet kampanyalarından ve Ukrayna'da süren vekalet savaşından sonra Suriye'deki savaş alanının birden yeniden canlanmasına, işte bu kanlı iz üzerinden geçerek varıyoruz. Hala ana akım medyanın sözüne güvenmeye devam edenler, Esad rejimine karşı savalarında Suriye'deki El Kaide güçlerini, İslam Devleti'ni (IŞİD) ve onların kötü niyetli yavrularını [Heyet Tahrir el-Şam, HTŞ] destekleyenlerin ABD ve onun transatlantik müttefikleri olduğu gerçeğini anlamakta bir kez daha zorluk çekiyorlar.
Bu gerçekler karşısında kuşkucu kalmanın gereği yok. ABD'nin Suriye'deki operasyonu, Brzezinski'nin Afganistan'da daha önce uyguladığı kanıtlanmış stratejinin doğrudan bir uygulamasıdır. « The Cradle »[2]'ın kurucu editörü ve Beyrut muhabiri Sharmine Narwani, Amerikan operasyonunun nasıl gerçekleştiğine dair birinci elden bilgiler verdi. Gördüklerini ve öğrendiklerini 2019 yılında iki bölüm halinde yayınladığım etkileyici ve detaylı bir röportajda anlattı[3] ,[4].
Henüz her şey bitmemişti
2018-2019'a gelindiğinde, CİA'in Suriye'deki operasyonunun, bana göre Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana en büyüğü olmasının yanı sıra, Rusya'nın IŞİD'e yönelik hassas bombardımanlarının birkaç yıl sürmesinin ardından başarısızlığa uğradığı açıkça ortaya çıkıyordu. Bu yargıya varan herkes, ben de dahil olmak üzere, şu önemli cümleyi eklemeyi unutmuş: operasyon an itibariyle başarısız olmuştu.
Heyet Tahrir el-Şam, 2011-2012 yıllarında, örtülü ABD müdahalesinin başlangıcında kuruldu. İsmi « Levant'ın Kurtuluşu Örgütü » anlamına geliyor. Levant'ın özgürleştirilmesi çok iyi bir fikir olmakla birlikte HTŞ bu fikre, Batılı güçlerin Ortadoğu'daki uzun süreli ve şiddet kullanarak kurduğu egemenliğine karşı çıkan herhangi birinin baktığı şekilde bakmıyor. HTŞ, IŞİD ile birlikte İslam hukukunun radikal yorumlarının egemen olduğu bir halifelik kurma hedefini paylaşıyor. Dışişleri Bakanlığı, Mayıs 2018'de HTŞ'yi, aparatçiklerin tabiriyle Yabancı Terör Örgütü (Foreign Terrorist Organizations, FTO ) listesine ekledi. HTŞ, Suriye'de faaliyet gösteren ve şu anda büyük bir dönüşüm geçiren El Kaide'nin en zalim kollarından biri olan Nusra Cephesi'nin doğrudan bir devamı niteliğindedir.
HTŞ'nin listeye eklendiğinde dönemde Nusra Cephesi zaten listede yer alıyordu. Bugün itibariyle hala listede yer almaya devam ediyorlar.
HTŞ, artık tüm haberlerde yer alan kod adıyla Ebu Muhammed el-Colani tarafından kuruldu. Colani uzun süredir HTŞ'nin başında olan ve şimdi Suriye Cumhurbaşkanı olma planları yapan kişidir. Geçtiğimiz hafta Şam'daki ünlü bir camide konuşma yaparken, kamuya açık takma adını bırakıp gerçek adı olan Ahmet el-Şara'yı kullanmaya başladı. Ancak Colani'nin nereden geldiğini unutmamalıyız; bir zamanlar IŞİD komutanıydı, daha sonra Nusra Cephesi'nin kurucusu ve şiddetli bir bölünmenin ardından HTŞ'nin kurucusu oldu.
HTŞ'nin lideri olarak çok sayıda işkence, şiddet, cinsel taciz, keyfi tutuklama, kaybetme vb. olaylarına karışmıştır. Kötü şanını dikkate alan ABD Dışişleri Bakanlığı Colani'yi 2013 yılında « Özel Belirlenmiş Küresel Terörist » (Specially Designated Global Terrorist - SDGT) olarak tanımlamıştı. Bu tanımlama 2021'de hala geçerliydi. O zaman, geriye dönüp bakıldığında çok açıklayıcı olan garip bir olay meydana geldi.
Colani'nin rehabilitasyonu
Aynı yılın Nisan ayında PBS [Public Broadcasting Services - Kamu Yayın Hizmetleri], Colani'nin Batılı bir medya kuruluşunda yayımlanmış ve yılların saygın radyo muhabiri Marint Smith’in gerçekleştirdiği ilk röportajını yayınladı[5].
Kamera önünde, mavi ceketli ve düğmeli gömlekli terörist Smith'e Suriye'de « kamusal selamet hükümeti » kurmak istediğini söyledi[6]. Smith, Colani'nin korkunç geçmişini gündeme getirmekten çekinmedi, bu da tamamen onun başarısıdır. Ayrıca muhatabına, « önceki haliyle » ile « şimdiki hali » arasında ayrım yapmanın gerekliliği yönündeki argümanlarını ileri sürmesi için yeterli süre de tanıdı.
Bu röportajda, HTŞ'nin resmi olarak halifelik kavramını kullanmasına rağmen, hilafetten bahsedilmiyor. Söz konusu olan « güçlü » bir yerel yönetimdi. Evet bu, şeriat hukukuna göre yapılacaktı ama bu şeriatın şefkatli ve yumuşak bir şekilde uygulanacağı güvencesini veriyor.
Martin Smith röportajının, zamanlaması ve Amerikan siyaseti üzerindeki etkisi nedeniyle büyük önem taşıdığını şimdi daha iyi kavrıyoruz. Bunun, yürürlükte olan Suriye operasyonunun yeniden başlatılmasının ön sinyali olduğu neredeyse kesin. Bu, Colani'nin o zamandan beri Batı medyasında her yerde yer alan absürt yeniden doğuşunun başlangıcına işaret ediyordu.
İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan, hırsları ve etkileriyle büyük, bugün değerlendirdiğimiz haliyle ölçekleri küçük olan ilk hükümet darbelerinden bu yana uzun bir yol kat edildi. Vincent Blevins'in de yerinde bir ifadeyle belirttiği gibi, 1960'ların ortalarında «Cakarta Metodu »nun geliştirilmesinden bu yana, kitlesel cinayet programları dünyamızı şekillendirdi.
Büyük ölçekli şiddet
Bu yazının başında sorduğumuz soruları kendimize sormaya devam etmeliyiz: Neler oldu, neler oluyor, neler olacak? Bu sorular yavaş yavaş açıklığa kavuşacak; ancak resmi raporlarla ya da büyük şirketlerin medyasında yer almasıyla değil, bağımsız medya aracılığıyla. Şimdilik kendimi iki sonuca sınırlıyorum:
Birincisi, ABD ve onun transatlantik müttefikleri kitlesel şiddete tamamen teslim olmuş durumdalar. Bu da, Suriye'nin bir rakip ve hayati bir topluluk olarak tamamen ortadan kalkması halinde Batılı güçlerin ve İsrail'in hemen İran'a yöneleceği sonucuna varmamanın zor olduğu anlamına geliyor. ABD ve İsrail'i bugüne kadar ihtiyatlı olmaya sevk eden şey, şüphesiz ki yeni bir dünya savaşına yol açabilecek felaketle sonuçlanacak bir çatışma riskidir. Altmış yıl süren kitlesel şiddetin ardından, bu güçler şimdi böyle bir riski almaya hazır gibi görünüyor. Bunu sorgulamaya devam etmek için artık pek bir neden yokmuş gibi duruyor.
Şimdi ise, bu ayın başlarına kadar kendisini laik olarak tanımlayan bir milletin başına getirilen, « kutsal savaşları » çok sevmeye evam eden kötü niyetli ve hoşgörüsüz bir teröristin geri dönüşüne tanık oluyoruz. Bunu, Batılı güçlerin kendi vatandaşlarını yaşadıkları dünya hakkında korkunç derecede cahil kılmak için yürütülen seksen yıllık bir kampanyanın –şu ana kadarki– başarılı sonucu olarak görmeliyiz.
« New York Times »ve diğer büyük gazeteler, resmi olarak biri resmi militan, diğeri ise terör örgütü olarak sınıflandırılmış olmasına rağmen, Colani ve liderliğini yaptığı örgüte ABD'nin verdiği desteği görmezden gelerek yalan söylemeye devam ediyorlar. Bu durum karşısında bir hususu düşünmekte fayda var: Bu medya kuruluşları, milislerin ani saldırısına ilişkin ilk haberlerinde, açıkça Rus yapımı olan roketatarlar ve zırhlı personel taşıyıcılarını gösteren ilginç fotoğraflar yayınladılar. İşte o fotoğraflardan ikisi[7],[8].
Ben bu görüntüleri ve onlara eşlik eden yazıları bir ayna gibi görüyorum. Bize, biz Amerikalıların tam olarak kim olduğunu, tam olarak ne hale geldiğimizi gösteriyorlar. Ve aynı şekilde her ikisini de göremez hale geldiğimizi körleştiğimizi.
Suriye konusunda bugün tanık olduklarımız aslında pek de şaşırtıcı değil. Bu, eski bir hikayedir. Pek çok şeye olduğu gibi buna da körleştik. Ama her şeyden önemlisi, bu günlerde kendimize karşı körleştirildik.
Patrick Lawrence
(arretsurinfo.ch sitesinde 7 Ocak 2025 tarihinde Patrick Lawrence imzasıyla yayınlanan Fransızca yazıdan Türkçeleştirilmiştir https://arretsurinfo.ch/syrie-laveuglement-octroye-envers-le-soutien-americain-au-djihadisme/?fbclid=IwY2xjawHw1VBleHRuA2FlbQIxMQABHXIFmqMP347iMwwm8ia5LQgc__ALFMv3IPCqa_RrUsE48bASQKCwnijUSg_aem_9Oz25fGBJSJUssLWVE6j-Q )
[1] https://www.telegraph.co.uk/world-news/2024/12/03/syria-diversity-friendly-jihadists-plan-building-state/?utm_source=substack&utm_medium=email
[2] https://arretsurinfo.ch/syrie-laveuglement-octroye-envers-le-soutien-americain-au-djihadisme/?fbclid=IwY2xjawHw1VBleHRuA2FlbQIxMQABHXIFmqMP347iMwwm8ia5LQgc__ALFMv3IPCqa_RrUsE48bASQKCwnijUSg_aem_9Oz25fGBJSJUssLWVE6j-Q#:~:text=https%3A//thecradle.co/%C2%A0
[3] http://patricklawrence.us/reporter-sharmine-narwani-on-the-secret-history-of-americas-defeat-in-syria/
[4] http://patricklawrence.us/sharmine-narwani-on-the-end-of-the-syrian-war-and-the-post-imperial-middle-east/
[5] https://www.pbs.org/wgbh/frontline/article/abu-mohammad-al-jolani-interview-hayat-tahrir-al-sham-syria-al-qaeda/
[6] https://www.pbs.org/wgbh/frontline/documentary/the-jihadist/transcript/?
[7]https://www.nytimes.com/2024/12/02/world/middleeast/syria-rebels-hts-who-what.html
[8]https://www.nytimes.com/2024/12/05/world/middleeast/syria-rebel-offensive-hama.html