İlhan'ın öyküsü
Acı haber tez ulaşır. İlhan’ın öldürülmesi ile gazetemin (Cumhuriyet) kapatılmasını, Bağdat’ta, savaşta öğrendim. O gün, Irak askerleri, İranlı tutsaklara iyi davrandıklarını kanıtlamak için, bize kampları gezdirmişlerdi. Mihmandarımız, tutsaklara, Cenevre Anlaşmasının öngördüğü koşullardan daha iyisini sağladıklarını belirtmiş, tutsak kamplarında insan haklarına aykırı davranılmadığını söylemişti.
Basın merkezinde yüzlerce gazeteci vardı. Herkes yüzüme şaşkın şaşkın bakıyordu. Ve ben, İlhan’ı da, İlhan’ın öldürülmesini de kimseye anlatamıyordum. Gazetenin kapatılmasını anlamaları ise mümkün değildi.
Türkiye örneklerinde özgün bir yeri var İlhan’ın öyküsünün.
5 Kasım 1980. Altıncı kata geri getirildikleri zaman, içeridekiler için zaman oldukça geçti. İki kardeş, arkalarda, aynalı odaya geçilen kapının yanındaki boş kanepelerden birine uzandılar. Ters tavandan üzerilerine dökülen hamam böceklerinden korunmak için yüzlerine ceketlerini örttüler. Olmadı. Kapı girişindeki boşluğa bir kanepe çektiler. Ve tek kanepede altıncı katın komşu duvarlarını delen işkence seslerinin alçalan ve yükselen dalgaları altında uyur gibi durmaya çalıştılar.
Sabahın ilk saatlerinde ikinci kez getirildiler 28. Tümenin 4 numaralı nizamiyesine. Polis memuru Ziya Şencan, iki kardeşi nizamiyeye teslim etti. İlhan ile Muzaffer Erdost’un evlerinden alınan iki-üç kitap ile emniyet ifadesinden oluşan dosyayı Adli Müşavirliğe götürdü.
Nezarethaneye yeni gelenler oldu. Bir ara küçük odada durulacak yer kalmadı. Bir kısmı gözaltına alındı, bir kısmı Cumhuriyet Savcılığı’na götürüldü, bir kısmı serbest bırakıldı. Saatler geçti, gelenler gitti. Akşam oldu, Erdost kardeşler yalnız kaldı nezarette. Polis memuru Ziya Şencan, 19.30’a doğru çağrıldı. Erdost kardeşleri emniyete geri götürdü.
7 Kasım 1980 Cuma sabahı yeniden getirildiler aynı yere. Kendilerinden sonra gelenler gitti, gelenler gitti, gene yalnız kaldılar. 28. Tümenin servis arabaları çıkıyordu. Bugün de kaldık diye düşündü iki kardeş. O sırada kendilerini getiren polis memuru Adli Müşavirliğe çağrıldı. Ziya Şencan biraz sonra döndü. “Acı İlhan Bey” dedi, “çok acı”. Pencerenin önünden geçerken “Acı” olan ne olabilirdi diye düşündüler. Nezaretin kapısında, İlhan’a gözaltına alındığını söyledi. Yalnız İlhan mı? İkisi de gözaltına alınmıştı. “Nedeni?”, “belirtilmiyor” dedi.
Dört numaralı kapının karşısında, açıkta amcaları İsmail Erdost, Muzaffer’in eşi Rana arabada bekliyorlardı. Ziya Şencan izin aldı, amcaları İsmail arabasıyla geldi. Bindiler.
Tümenin içerisinde, tepede, Askeri Cezaevinin dış nizamiyesi karşısında indiler. Polis memuru ile Muzaffer beş-on adım kadar ilerlemişti ki, İlhan, arkalarından “Ağabey” diye seslendi. “Baksana, Rana ablam ağlıyor!”. Muzaffer geri döndü. Kaç kez içeri girdiğini, ama hiçbirinde ağlamadığını anımsattı. “Bu başka bir şey gibi geliyor bana…” diye yanıtladı Rana.
Ayrıldılar ve dış nizamiyenin kapısına yürüdüler. Bir süre sonra içeriye aldılar onları. Arandılar, kelepçelendiler ve A-Blok’un dış nizamiyesinden iç nizamiyesine getirildiler. Merdivenli, daracık bir yerdi.
Kayıtları yapıldı. Formları doldular. “Suç”larını bilmiyorlardı. “İlkyaz Basımevi’nde yasak yayın bulundurdukları” için gözaltına alındıklarını öğrendiler. Ve suçlarının karşısına “yasak yayın” yazdılar. Merdivenin aşağısına indirildiler. Fotoğrafları çekildi. Yan yana, saçlarını ve bıyıklarını kestiler. Yeniden fotoğrafları çekildi. Sırtları duvara dönük, merdiven basamağına, daha önce gelenlerin yanlarına sıralı durdular. Hazırolda. Başlar kalkık.
İki kişi daha getirildi. Erdost kardeşler, aşağıdaki nezaretten tanıyorlardı.
Yazıcı eri (Eyüp Ergün’ü) yüzbaşı çağırmış. Çıktı merdivenli odadan. Bir süre sonra geldiğinde, “hay Allah” dedi ve iki yana başını salladı.
Merdivenli odanın bir çizimini yapmak gerekli: Bir oda değil gerçekte. Bir merdiven ile alt uçta iki sahanlık. Üst sahanlıkta küçük bir masa. Yazıcı er Eyüp Ergün masada. Alt sahanlıkta fotoğrafçı erin (Fuat Çoker) masası. O da dışarıdan, belki yüzbaşının yanından geldi. Biraz önce.
Yazıcı er Eyüp Ergün, Adli Müşavirliğin gözaltına alma yazıları içerisinden birini masanın ortasına, öyle “kendiliğinden” duruyormuş gibi eğik koymuş. Aşağı sahanlıkta oturan fotoğrafçı er, Muzaffer’e “yakınlık” gösteriyor şimdi. “Hastasın herhalde, çömel istersen!...” “ Ben mi?” diyor Muzaffer, bir “tuzak” olduğunu düşünerek. “Hasta değilim!” diye ekliyor. Gergin havanın, küfür, dayak ve aşağılamanın yerini, anlaşılmayan bir “dostluk” havası almış gibi. Ardından hangisinin büyük olduğunu soruyor. İlhan, Muzaffer’e başını çevirerek, “Ağabeyim” diyor. Yazıcı Eyüp Ergün, masanın üzerine önceden çıkardığı Adli Müşavirliğin gözaltına alma yazısına bakıyor. “Muzaffer Erdost?” “Benim” diyor Muzaffer. İlhan “1944 doğumlu, Muzaffer 1932”. Eyüp Ergün “Tuu… bir yanlışlık olacaktı” diyor. Sonradan bilecek Muzaffer, Adli Müşavirlik kararında doğum tarihinin yanlışlıkla “1952” yazılmış olduğunu, yani İlhan’dan küçük göründüğünü. Hangisi Muzaffer, hangisi İlhan? Ve hangisi büyük kardeş, hangisi küçük kardeş… “Tuu… bir yanlışlık olacaktı”nın anlamını İlhan nasıl düşündü bilemeyeceğiz. Ama Muzaffer, bunu, her gece olayı yeniden yaşarken, bilincine doğru ağır ağır sızdığında anlayacak.
Yazıcı er Eyüp Ergün, manyetoyu çevirdi, “kademe”yi arıyor: “C-Bloka iki gözaltı var! Küçük araba olmaz, anlarsın ya!” Karşıdan gelen sesleri dinliyor. “Yapma be! Büyük araba yok mu?” Başını yana çevirmiş, elini ahizenin önüne tutuyor. “Reo var mı? Reo olur. Reo gönder” diyor. İlkin C-Bloka uğramasını söylüyor. C-Bloka telefon ediyor. “İki gözaltı var. Siz araba istemeyin. Biz istedik!” diyor. Muzaffer, “küçük araba”, “büyük araba”, “reo” sözlerini duyuyor, algılıyor, ama anlamını düşünemiyor bile. Bu cehennemi andıran odadan bir an önce çıkacakları için bir bakıma rahatlıyor.
Eyüp Ergün’ün masasına, bir başka er, iki tabak içinde akşam yemeğini bırakıyor. Nohut ve bulgur pilavı. Öyle anımsıyor Muzaffer. Daha Mart ayında içeri girdiği için biliyor. “Saat 6 olmalı” diyor. Bir saat olmuş geleli. Yazıcı Eyüp, yemeklere bakıyor, yüzünü buruşturarak, eliyle itiyor önünden. Bir daha telefon ediyor C-Bloka. Üçüncü kez telefon ettiğinde, ekibin çoktan gelmiş olacağını söylüyorlar.
Bir gardiyan eşyalarını yeniden arıyor. “Bunlar, diyor özel adamlara benziyor. Ama birazdan hiçbir özellikleri kalmayacak”.
Bir astsubay giriyor odaya. Ardında iki er. Diğer erler kapının hemen hizasında. Erlerden biri (İbrahim Keskin), görüşlerini soruyor Erdost’lara. “Sol” yanıtını alıyor. Başını sallıyor er.
İki er önde, iki er yanlarında, ellerinde çantaları çıkıyorlar merdivenli odadan. Kapı çıkışı boşluğunda eşyalarını aramak için durduruluyorlar. İki er İlhan’ın başında, iki er Muzaffer’in. Astsubay Şükrü Bağ “10 yaşındaki bebeleri zehirlediniz, içerisi sizin zehirlediklerinizle dolu” diyor.
İlhan daha eşyalarını toplarken, Muzaffer’in kollarından çekip “haydi arabaya” diyorlar. Tekme ve coplardan kurtulmak için, kapı çıkışına arkası yaklaştırılmış cezaevi arabasına bir an önce binmeye çalışıyor. Arabanın arka basamakları içeri doğru eğrilmiş. Çekme halatı kancasına basarak kendisini arabaya atıyor. İç bölümde, sol yandaki sıraya oturuyor. Dışarıdan gelen sesleri duyuyor. Bağırmaları, cop ve tekme seslerini. İlhan giriyor içeri. Biraz şaşkın. Muzaffer’in karşısına sağ köşeye oturuyor. İki kardeş birbirilerine gülümsüyorlar. Acı bir gülümseyiş –ki oturdukları bölmeye ilkin çavuş olan er (Ahmet Şeker) dalıyor, ardından ötekiler. Çavuş elindeki copu uzatarak bir şey söylüyor. Hırslı ve öfkeli. Muzaffer ne diyor diye şaşkın şaşkın bakarken, İlhan kalkıyor. Çavuşun elindeki copla gösterdiği yere, Muzaffer’in iki adım sağına dikiliyor. Muzaffer de hazırola geçerken önce ellerine, sonra nerelerine denk gelirse vurmaya başlıyorlar. İki er İlhan’a, iki er Muzaffer’e. Muzaffer, arabanın hemen karşısına gelen küçük parmaklıklı penceresinden astsubayın şoför mahalline ağır ağır geçişini görüyor. Hava güneşli değil ama, aydınlık henüz. Araba hareket ediyor.
Muzaffer, yüzüne, sırtına, başına inen darbeler arasında, yeteri kadar dövüldüklerini düşünürken, arabanın A-Blokun tel örgülerini birleştiren kapısından çıktığını görüyor. Muzaffer birkaç dayaktan sonra bağırmaya başlamıştı. İlhan bağırmıyor hiç. Dövme, aralıksız, amansız, olanca şiddetiyle devam ediyor. Araba ağır gidiyor. Bir an Muzaffer’in yakasından sarılan erlerden biri söverek yana çekiyor. O zaman İlhan’ın araba zeminine yüzükoyun düşmüş olduğunu görecek. Tekmeleyip copluyorlar İlhan’ı. Yüzüne inen yumrukların ve copların şaşkınlığı içinde, İlhan’ın elleri üzerine yavaş yavaş ve güçlükle doğrulduğunu görüyor. İlhan’ın da sesini işitiyor. Şimdi gene ayakta İlhan ve dövmeye devam ediyorlar.
Muzaffer, bir ara akasya dallarını aydınlatan sokak lambalarını fark ediyor, arabanın penceresinden. Havanın kararmış olduğunu algılıyor.
Araba, C-Blok F-Bölümü önünde durdu. Arabadan indirildiler. Astsubay Şükrü Bağ karşılarındaydı. Hazırola geçtiler. Komutla yürüttüler. F-Bölümünün dış kapısına doğru beş-altı adım yürümüşlerdi ki, arkadan bir er “durun, durun” dedi. Geri döndürdüler. Yeniden dövüleceklerini anlayınca İlhan, “küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan buraya geldim, bizi dövdürmeyin” dedi Başçavuş’a. Başçavuş, öfkeli, “ben de küçük kızımı Kırıkkale’de ateşli hasta bıraktım, buraya geldim” diye yanıtladı. Erlerin, hüküm kesinleştikten sonra verdikleri yazılı ifadelerinde belirtildiği gibi, başçavuş, erlere, “devam edin” diye yeniden dövmeleri için emir verdi. İleride, savcılık ile cezaevi yolunu kesen trafik banketine doğru yürüdü. Gezinir gibi. Dört er, iki kardeşe olanca güçleriyle yeniden saldırdı. Sokak lambalarının altında birkaç metre mesafede aralıklı olarak duran nöbetçiler tomsonlarını üzerilerine doğrultmuşlar, izliyorlardı. Başına inen coplardan kendisini Muzaffer, arabanın arkasını dolaşan astsubayı bir ara görür gibi oldu. Dönüp karşılarına geldiğinde erler dövmeyi bıraktılar. Kardeşler, yerden çantalarını alırken yeniden dövmeye başladılar. “Ölüyoruz, dayanamıyoruz” diye çığırıyorlardı. “Bunu daha önce düşünseydiniz” diye yanıt verdi başçavuş. Erler hızlandırdı dövmeyi. İlhan düşecek gibi oldu. “Yeter” dedi. Tel örgülerin kapısına doğru yürürlerken İlhan, bir kez daha düştü. Yüzükoyun. Yavaş yavaş, güçlükle doğruldu. Hazırola geçmelerini söylediler. “Yapıştır ellerini lan!” Şişmiş eller tam yapışmıyorlardı yanlarına. “Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı. Şimdi onu da patlatırlar” diye çıkıştı Şükrü Bağ. Ve eliyle erlere işaret etti. Yeniden girişti erler.
Tel örgüleri bağlayan parmaklıklı kapıdan girdiler. Birkaç basamak vardı. Çıkarken, İlhan, bir kez daha elleri üzerine düştü, doğruldu. Açık avluya girdiler. Koğuşun kapısı tam karşıdaydı. Parmaklıklı kapıdan içerisi görünüyordu. Işıklı kapıya doğru yürüdüler. Beş adım kadar gitmişlerdi ki, arkalarından bir ses geldi. Anlayamadılar. Koğuşun kapısında duran erler bağırarak sağdaki kapıya doğru gitmelerini söylediler. Muzaffer, kapalı karanlık kapıyı görünce, koğuşa girmeyeceklerini anladı. “Anlaşılan bitmedi” diye İlhan’a fısıldadı. Dışarıdan koşan erlerin ayak seslerini duyunca hızlandılar. Kapıya varmak için. “Kaçma lan it oğlu it” diye bağırarak yetiştiler, kapı boşluğunda kardeşleri kıstırdılar, yeniden dövmeye başladılar. Sırtlarını kapı boşluğunun köşelerine verdiler. Elleri ve kollarıyla başlarını korumaya çalışıyorlardı. Bir süre sonra uzaktan bir ses geldi. Bir komutanın sesi olmalı. Erlerden biri durdu. Dinledi. Diğerlerini durdurdu. Koğuşun kapısına doğru yürümelerini söylediler. İlhan bir kez düştü. Yüzükoyun. Kaşını bir taşın kıyısına vurdu. Kaldı öyle. Yavaş ve güçlükle doğruldu İlhan.
Koğuşun kapısı önüne getirdiler. Demir parmaklıklı kapıdan içerisi görünüyordu. İç avluya açılan sağlı sollu iki kapı ve kapıların önünden birbirileriyle yüz yüze hazırolda iki tutuklu vardı. İlhan, Muzaffer’in solundaydı. Arkalarında biri, içerideki tutuklu kıdemlilere komut verdi. İki kıdemli koşarak geldi. Tam kardeşlerin karşılarında hazırolda durdular: “Emret komutanım!” Komutla soruldu: “Boş yeriniz var mı?” “Var komutanım!” “Bunları kabul ediyor musunuz?” “Kabul ediyoruz Komutanım!” “Aç” dedi aynı ses. Gardiyan İsmail Yavaş açtı kilidi. Girdiler içeri. Ve sağdaki koğuşa. Girişteki bir banka oturdular. Kısa bir an kaldılar öyle. Yanlarına gelen tutukludan su istedi Muzaffer. Önce getiremediler. Bir kez daha su isteyince, bir tutuklu “biraz sonra” getirebileceklerini fısıldadı. Nefes alamıyorlardı. İlhan kalktı, pencereye doğru yürüdü. Biraz sonra da Muzaffer kalktı. İlhan’la dönüşte göz göze geldi. İlhan’ın yüzü kanlıydı. Gözleri kanlıydı. Paltosu kanlıydı. Bakıştılar. İlhan “midem bulanıyor, kusacağım” diye çığırdı ve yere yığıldı. Biri (Haluk Vahapoğlu) şekerli su getirin diye koştu. İlhan’ın koluna girdiler, kaldırdılar. Hemen üst köşedeki ranzanın alt yatağına yatırdılar. Üstünü soydular. Yüzünü yıkadılar. Muzaffer’i koğuşun iç kısmındaki bir yatağa götürdüler. Yanındaki sordu. Kim olduklarını öğrendi.
İlhan, başucundaki Haluk Vahapoğlu’na “Ağabeyim nasıl?” diye sordu. Sustu bir süre. “Nefes alamıyorum!” dedi. –Son sözü.
İlhan’ın koluna girerek, koğuşun ortasında Muzaffer’in yanındaki yatağa yatırdılar. Muzaffer uzatıldığı yatakta İlhan’ı gördüğünde, İlhan, sağ dizi üzerine çömelmişti. Kolları sarkmıştı. Rengi solgundu. Başı öne düşmüştü. Ağzı açıktı. “İlhan! İlhan!” diye seslendi. İlhan yanıtlamadı. Bakmadı da. Yatağa uzattılar. Biri nabzına bakıyordu. “Nabzı durmuş” dedi. Haluk Vahapoğlu göğsüne elleriyle bastırarak soluk aldırmaya çalıştı. İsmail Ocaktan, ağzını, İlhan’ın ağzına yapıştırdı. Soluğunu çekti. Bir daha çekti. İlhan’ın ılık kanı ağzına doldu.
Sesleri işitiyordu Muzaffer. Pencereden nöbetçi ere seslendi biri. Doktor istedi. Acele. Bir süre sonra bir sağlık astsubayı geldi. Ambülans istetti. Üzerine yatırıldığı battaniyenin köşelerinden tutarak, çıkardılar ranzanın aralığından ve çıkardılar koğuştan İlhan’ı. 7 Kasım 1980. Cuma 20.00 – 20.30 arası.
Çok geçmedi. Muzaffer’i de F-Bölümünden çıkardılar. Serin ve üşütücü rüzgar, dayağın ve acının tere buladığı gövdesini dalayınca titremeye tutuldu. Erler, Muzaffer’i C-Blok gazinosuna getirdiler. Oturttular. Bir başka er telefonla konuşuyordu. “Burada komutanım!” Sonra Muzaffer’e döndü, “Adın İlhan mı?” dedi. Sonra ahizeye söyledi: “Muzaffer burada komutanım!”.
G-Bölümüne getirdiler. Solda, boş bir koğuşa aldılar. Köşedeki yatağa yatırdılar. Üç-dört kişi geldi. Bana iğne yapmayın diye bağırıyordu. Tuttular, bir bayan, kalçadan iğneyi batırdı. Biraz sonra da uyudu. Karabasanların, düşlerin, seslerin, İlhan’ların, binlerce, yüz binlerce duruşun görünüp gittiği, gecenin tükenmediği, hep bir uçurumdan düşer gibi –uzun bir gece geçti.
Cumartesi oldu. Öğleye yakındı. Kapı açıldı. İçeriye bir delikanlı girdi ve kapının yanında şaşkın kalıverdi. Ardından biri daha girdi. Göz göze kaldılar. Adli Müşavirlik nizamiyesinde karşılaştığı kişileri tanıdı Muzaffer. Kendileri merdivenli odada iken getirildiklerini de. Bir er koşarak geldi. Azarlayarak çıkardı onları.
Öğleye doğru. Tel örgüleri birleştiren kapıdan çıkarmadan önce, kelepçe takmak istedi erlerden biri. Ama kelepçe Muzaffer’in şişmiş bileklerine olmadı. Er, “seni buradan kelepçesiz çıkaramayız” dedi. Üstten bileklerine eğreti tutturdu kelepçeyi. Bir cezaevi arabasına bindirdiler. Küçük bir arabaydı bu. 10-12 kişi alacak büyüklükteydi. Ama ayakta doğrulamadı. Yüksek değildi. A-Bloka getirdiler. Bir odaya aldılar. “Önce başın sağolsun” dedi havacı yargıç. Muzaffer konuşamadı ilkin. Sonra kısaca anlatabildi. Çıkardılar.
O gün ve o gece Muzaffer, olayı yeniden yeniden yaşarken öldürümün merkez noktasından biraz daha gerilere gidebildi. C-Bloka gelen iki gözaltının kendileriyle birlikte değil, ertesi gün getirilmelerinin nedenini düşündü. A-Bloktan C-Bloka getirilmelerinin nedenini düşündü. A-Bloktan C-Bloka getirilirlerken kendilerine kelepçe takılmadığını, ama yaralıyken, C-Bloktan A-Bloka götürülürken kelepçe takıldığını –bunun anlamını– düşündü. Merdivenli odadaki telefon konuşması: “İki gözaltı var, küçük araba olmaz, anlarsın ya” ve küçük arabanın 10-12 kişi aldığını ama ayakta durulamadığını, yani küçük arabada dövülemeyeceklerini düşündü. Astsubayın “on yaşındaki bebeleri zehirlediniz” sözlerini çıkardı. “Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı” dediğini de. Sanki yüzyıl önceki bir olayı anımsar gibi belleğinde kaybolmaya yüz tutarken bulup çıkardığı bunlar oldu. Söyleyebilir miyim yeniden? Söylesem tutanağa geçerler mi? Diye düşündü. İfadesini alan savcının tutumundan güç almaya başladı.
O gün (8 Kasım Cumartesi) Sıkıyönetim Askeri Savcısı Yargıç Binbaşı Sezai Aydınalp, öğleden sonra Gülhane Askeri Hastanesi’ne geldi. Nöbetçi Amiri Tabip Binbaşı Pakoğlu ile görüştü. Otopsiye katılacak doktorlar evlerinden getirildi. Morgda, görevli memurdan, “ölü Yusuf oğlu İlhan Erdost’u getirmesi” istendi. Üzerinde taşıdığı kimlik saptandı: “İlhan Erdost, Yusuf oğlu, 1944 doğumlu, Tokat, Artova, İstasyon Mahallesi No: 23, cilt/sayfa 17/19, Onur Kitabevi ve Onur Yayınları, Yenişehir, Zafer Çarşısı, No 26, Ankara”.
Bilirkişiler yemin etti. Dış muayene yapıldı. Baş açıldı. Göğüs ve karın açıldı. Bulgular sıralandı: “1. Özellikle yukarıda ayrıntıları belirtilen cesedin arka tarafında darp izleri. 2. Baş arka kısmında deri altında saptanan darp izi. 3. Aynı bölgede beynin oksipital lobunu tutan darba bağlı aranokdal kanama. 4. Sol dört, beş, altı ve yedince kaburgalarda kırıklar. 5. Sağ, beş, altı ve yedinci kaburgalarda kırıklar”.
Bilirkişiler, “kafaya isabet eden darba bağlı olarak subaraknoidal beyin kanamasından öldüğünü” saptayarak tutanağı imzaladılar.
Askeri Savcı Sezai Aydınalp, yeniden ifadesini aldıktan sonra Muzaffer’e, “Anımsarsan ilk ifade verdiğinde tesadüfen oradaydım. Sonra dosya bana verildi. Dikkat ettim, iki ifadende de sizi dört erin dövdüğünü söyledin. İyice emin misin?” dedi. “Eminim” dedi Muzaffer. “Bize gelen yazıda görevli üç er olduğu belirtiliyor, onun için soruyorum”. Düşünmedi Muzaffer: “Dört er olduğunu iyi biliyorum!” Savcı, Astsubay Şükrü Bağ’ı çağırttı, sonra Ahmet Şeker’i. Dördüncü erin “Kısmet Çağlar” olduğunu saptadı.
Pazartesiydi o gün. 10 Kasım. Savcılıktan ayrılmadan önce, Muzaffer, “İlhan’ı toprağa verdiler mi?” diye sordu. Askeri savcının bakışından evin hâlâ haberi olmadığını sezinledi. İki telefon söyledi. Biri evin, öteki Avukat Halit Çelenk’in. Askeri savcı, evin telefonunu santrala iletti. Ama duraladı. Haberi komutanlığın vermesi gerektiğini söyledi. Muzaffer’in götürülmesini istedi.
İnci geçmiş olsuna gelmişti. Rana’yla otururken, Gül girdi. Sıkıyönetime gitmiş. “Rana Abla, dedi, oralardan kuş uçurtmuyorlar. Her yana nöbetçi dikmişler. İlhan’ın gocuğunu veremedim”. Rana, “içeride bir olay olmuştur, dedi, onun için bırakmamışlardır”. İlhan ile Muzaffer nizamiyedeyken, izin alarak görüştüklerini ekledi. Biraz oturdu. Türküler bekler, geç kalmayalım, dedi, ayrıldı.
İnci ile yalnız kaldı Rana. Telefon çaldığında heyecanlandı. Ahizeyi kaldırdı. “Erdost mu?” dedi ses. “Evet!” diye yanıtladı Rana. “Ben Mamak’tan arıyorum, Muzaffer Beyin sağlık durumu iyi, biraz önce buradaydı, onu iletecektim!”, “İlhan nasıl?” diye sordu Rana. “Fazla bir şey söyleyemeyeceğim!” dedi ve kapattı.
Rana, akşama, pastırmaya yumurta kırdı. Yemeğe oturacaklardı. Kapı çalındı. Şekibe Çelenk, Halit Çelenk, Kaya girdiler.
Saat dört gibiydi. Öğleden sonra, çalan telefonu açtı Halit Çelenk. “Burası Sıkıyönetim” dedi karşıdaki ses. “Ben sıkıyönetim basın subayıyım. İlhan Erdost’un avukatıymışsınız. Müvekkiliniz vefat etmiştir. Gelin, elbiselerini alın”. Bu anı açıklamak Çelenk’ler için zor. Halit Çelenk ayakta kalıverdi. Şekibe Abla sarsıldı. İnanılması güç bir haberi almış olmanın sarsıntısı ile aynı haberi ailesine iletmenin güçlüğü arasında bir süre düşündü Halit Çelenk.
Saat dördü geçiyordu. İsmail Erdost telefonu açtı. “Askeri cezaevinde İlhan ile ilgili tatsız bir olay var, diyordu Halit Çelenk, Vahap’la gelin, Sıkıyönetim’e birlikte gidelim!” İsmail Amca “tatsız” sözcüğünü somutlaştırmaya çalıştı. Cezaevinde sağ ve sol görüşlüleri aynı yere koydukları için de, “kavga olabilir” diye düşündü. Vahap’ı aldı, Bahçelievler’e geldiler. Halit Çelenk “arabayı kullanabilir misin, ben mi kullanayım?” diye sorduğu zaman, çok ağır bir durumun olduğunu sezinledi. Halit Çelenk’ten ricada bulundu. İlhan’ın durumunun ağır olduğu ve daha fazla bilgisi olmadığı yanıtını aldı. Cezaevine yaklaşırlarken, İlhan’ı kaybettiklerini söyleyebildi Çelenk.
Dış nizamiyede yanlarına bir görevli verdiler. Mamak’a yukarı çıktılar. Bir piyade binbaşı geldi. Olayı sordular. Bir şey bilmediğini, ancak akşam komutanlığın bir açıklama yapacağını söyledi. Halit Çelenk, kendilerini niçin çağırdıklarını sordu. “İlhan Erdost’un paltosu var” dedi. İlhan’ın kanlı paltosu ile ayakkabısının “tek”ini getirdiler. Dışarı çıktılar. Hava kararmaya başlamıştı. Halit Çelenk, kendilerini getiren görevliyi aranıyordu. Binbaşı, “bir görevli verin, dedi, bakarsın bunları da çeker vururlar”.
Rana, Halit ağabeyi, Şekibe Ablayı, Kaya’yı, yumurtalı pastırma yemeye buyur etmişti. Mutfağa. Girmediler, salona geçtiler. Halit Ağabey “gittiler, kaç gündür geçmiş olsuna gelemedik!” diye konuşmaya başladı. Rana, “bugün, dedi, Mamak’tan telefon ettiler. Muzaffer’in sağlık durumunun iyi olduğunu söylediler”. Halit Ağabey, “İlhan nasılmış?” diye sözünü kesti. Rana, telefon konuşmasını anlattı. Halit Ağabey, “Ben de bir haber aldım, dedi. Mamak’ta ne olduğunu öğrenemedik ama İlhan’ı Gülhane’ye kaldırmışlar. Durumu ağırmış. Biz gittik, göstermediler.”
“İlhan’ın beli kırılmıştır” diyebildi Rana. Mustafa Şerif’e telefon etmelerini söyledi. “Gülhane’de arkadaşı çoktur!” Kaya telefonu kaptı. Boşa çevirdi numaraları. Yanıt vermiyor kimse, dedi. Rana, Suları’ya, “Git, Gül’ü çağır, dedi, doktor arkadaşları var!” Suları, Gül’ü çağırmaya gitti. Mustafa Amcayla Vahap girdi içeriye. Rana titremeye başladı. Şekibe Abla kendini tutamadı. Ağlamaya başladı. “Yoksa daha kötü bir şey mi oldu?” dedi Rana.
Gül, Türküler’i alıp geldi. Seyhan, Serpil geldi. Gül, Halit Ağabeyin yanına yere oturdu. “Benden bir şey saklıyorsunuz?” dedi. Bir ara fırladı. Telefonu kaptı. Cumhuriyet’te Uğur Mumcu’yu buldu. “Bir şey işittim, dedi Gül, İlhan hakkında!” “Maalesef ölmüş” dedi Uğur Mumcu. “Ölmüş mü?” diye çığlıklandı Gül, “Olamaz!.. Olamaz!..” Kiminle konuştum” dedi Mumcu. “Eşiyim ben” dedi. Yığıldı oraya. Çığlık çığlığa karıştı.
Niksar’da, ahşap bir evin üçüncü katındaydı. Akşam yemeği bitti, ama haberler uzuyordu. Fadime mutfağa geçti. Bulaşıkları yıkamaya başladı. Kuşağı televizyondan gelen spikerin sesindeydi. 10 Kasım anlatıları, bildiriler, gene bildiriler. Fadime’nin böyle kaç zamandır eli yüreğindeydi. Yapay kapakçıklı yüreğinde. Kardeşlerine bugün de bir şey olmadı diyebilmek için. Tutuklama, gözaltı, mahkeme, pusu, evlerin aranması. Kaç yıldır, aniden çıkıp gelen haberlerin arasında çarpıntılı bir yürek. Kulağı spikerin sesinde, eli bulaşıktaydı. “…İlhan Erdost ölmüştür”. Spikerin sesi yıldırım gibi çarptı. Fırladı mutfaktan. Niksar’dan Tokat’a, Çiftlik Tokat’a, Tokat kendi içine ve Ankara’ya akıverdi.
Salı günü gazete vermediler koğuşlara. Muzaffer anladı.
O gün ikindiye doğru Avukat görüşüne götürdüler. Halit Çelenk’ten İlhan’ın cenazesinin henüz kaldırılmadığını öğrendi. İlhan’ın cenazesinde bulunmayı istediğini söyledi. İlhan’ı öpmek istediğini de…
Halit Çelenk, çıkışta adli müşavirliğe uğradı. Muzaffer’i dileğini aktardı. Bir süre sonra, akşam serbest bırakılacağını ilettiler. Bundan sonrasını, o akşam eve gelişini, ertesi sabah morgda İlhan’la buluşmasını anlatmak istemiyor Muzaffer.
Mezar taşlarına devrimcilerin yalnızca doğum tarihlerinin yazılması gelenek oldu. İlhan’ın baş taşında ise adı ve bir tarih yazılı: 7 Kasım 1980. Muzaffer, “Bir aykırı davranış olması için değil, öldürümünü kendi dönemiyle vurgulamak için” diyor.
Erbil TUŞALP
(Muzaffer İlhan Erdost tarafından yayına hazırlanan İlhan İlhan (Onur Yayınları – Aralık 1985) adlı kitaptan alıntılanmıştır)