Skip to main content

Subasar düşleri

 Bir türlü doymak bilmeyen, çok uzuvlu açgözlü, çekici bir canavar bu kent. Alüminyum levhada nüfusu kent girişinde küsuratına kadar titizlikle güncellenen sapkınlaşmış köleleriyle gittikçe kalabalılaşan. Arsız sermayenin cenderesi, üzerinde karabasan gibi dikeldiği güzelim toprakları yok etmekle kalmamış, çimenliğe ansızın düşen kopkoyu sıcak bir dışkı gibi üstüne topladığı yaratıkları besleyebilmek için yakın çevresindeki doğal alanlara dalaşmaya başlamış. Kendine geri çeken ölümcül çekim gücünden kurtulayım derken, her geri dönüşümde içine gittikçe daha da battığımın ayırdına varıyorum. Nihai bir savaşta, topyekûn bir kurtuluşta gri-çamur batağına bir organımı bırakmadan içinden çıkamayacağımı iyi biliyorum.  

 

  

Devamını oku...

Dilek Yarımadası ve Oluklu Kanyon

 Kumsallardan bu kadar uzak durma ısrarının bende tam olarak ne zaman başladığını kestirmek biraz zor. ‘Yüzmeye’ değil ama aile reisinin mesleği gereği ‘gezmeye’ eğilimli bir ailenin en küçüğü olarak, deniz kenarına, kumsala yüzmeye gidişlere nedense hep soğuk bakmışımdır. Bu uzak bakış, sınırsız derinliği ve güzelliğiyle halen beni kendine çekmeye devam eden denizden daha çok, aslında sahilde biçimden biçime girmiş vücutlarını birbirilerine sergilemekte olan insanlarla hıncahınç dolu plajlarda, sıkıntılı bir ritüelin ertesinde suya girmenin iticiliğine karşı yönelmiştir.

 

Kuşadası-Yeniköy’de olanak buldukça bize en yakın ve en temiz ve doğal sahillere sahip olan Dilek Yarımadası’na gidiyorduk. Mükemmel konumuyla milli parkın girişinde birinci kilometrede bulunan İçmeler Koyu’nda çocuklar güneş altında denizde bıkmadan oynaşırken, ben onlara eşlik ediyor ama nedense denize hep sırtımı dönerek, yarımadanın dağlarından ve sahile kadar uzanan yemyeşil bitki örtüsünden gözümü bir türlü alamıyordum. Akşamüstü, mesire yerini dolduran yurttaşlardan yiyecek ve çar çöp otlanmaya mozalarıyla birlikte ailece gelen yaban domuzları, kesintisiz homurtuları eşliğinde, yemyeşil yamaçların ‘içerisinden’, derin ve aşılmaz makiliklerinden karanlıklarından bana çekici masallar fısıldıyorlardı. Yabanın bağrından insan 'medeniyetine' ansızın inerek, yorulmadan, toprağı kazmadan beleşten güzel artıkların tadına bakan besili gerillalar, işleri biter bitmez hava kararmadan kıyıya inerken kullandıkları patikalardan üslerine geri çekiliveriyorlardı.

Milli parkta, İçmeler plajından dört kilometre uzakta taşlıklı ve bir anda derinleşen sahiliyle Aydınlık koyu yer alır. Sekizinci kilometrede bulunan ünlü Kalamaki plajına (Kavaklıburun koyu) eskiden olduğu kadar olmasa da bugün de tekne turları düzenlenir. Milli parkın girişine altı kilometre uzaklıkta yer alan ve yarımadanın kuzeyinden güneyine, iç taraflara doğru uzanan Oluklu Kanyon, parkın Avrupa Konseyi tarafından ‘Flora Biogenetik Rezerv Alanı” olarak tescil edilmiş bitki örtüsüyle temas etmek ve yakından tanımak, sahilin sıkıcı ve bıktırıcı havasından sıyrılmak isteyenler için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Milli park, defne, kestane, ıhlamur dışında ülkemizde çok nadir olarak yetişen kartopu ağaçları, Finike ardıcı toplulukları, pırnal meşesi ve dallı servilerin yetiştiği sayılı yerlerden biridir. 20 kilometre uzunluğu ve 6 kilometre genişliğiyle Dilek Yarımadası, Samsun (ya da Aydın) dağlarının Ege Denizine doğru uzandığı son yerdir. Yarımadanın en yüksek yeri Dilek Tepesi’dir (1237 metre). Yarımadanın başlangıcında, Güzelçamlı sırtlarındaki Panayırtepe’deki Panagia Manastırı ile Harap Kilise ve girişten hemen önceki Zeus Mağarası ayrıca dikkat çekmektedir. Milli Park sınırları içerisine sonradan dâhil edilen Büyük Menderes Deltası ve Bafa Gölü ise ayrı bir başlıkta incelenmesi gereken bir bölgedir. Türkiye’nin yedinci en büyük milli parkı olan Dilek Yarımadası Milli Parkı hayvan ve bitki varlığı bakımından oldukça zengindir ve omurgalılardan 6 kurbağa, 5 kaplumbağa, 15 kertenkele, 16 yılan, 29 kuş ve 29 memeli türünün yanı sıra 804 bitki türüne ev sahipliği yapar.

Parkurun başlangıcından itibaren oluklu dere yaya yolunun sağından soluna geçerken çok hafif bir eğimle, dik duvarların arasından hafifçe artan bir eğimle iç tarafa doğru yönelinir. Yabani zeytin aşılarken ince dallarından soyduğumuz kabuklarını kabuk aşıyı sarmada bant olarak kullandığımız erguvan ağaçları,  kavuniçi renkli pürüzsüz gövde odunu ve mükemmel görüntüsüyle sandal ağaçları, devetabanına benzeyen yapraklarıyla hazeren bitkisi, mor şebboylar, insan şeklinde olan köklerinden adını alan patlıcangillerden adam otu, şirin siklamenler, sarı parlak fosforuyla düğün çiçeği yol boyunca sıkılmadan ilerlememizi sağlıyor. Kanyonun daraldığı yerlerde, her keskin dönemeçte karşımıza çıkacak manzaranın beklentisinin verdiği heyecanın da etkisiyle, elimizi perde yapıp tüm gücümüzle bağırarak boğazın yankı yapma yeteneğini ölçüyoruz. Benim yankım senin yankını geçer...

Yürüyüş parkuru boyunca kilometreleri izledikçe kanyonun sonuna varıyor ve sıkı bir U dönüşüyle yol yamaçtan yükselmeye başlıyor. Rampanın bir kesiminde, buradaki birçok bitki gibi üzerinde tanıtıcı levha bulunan Sumak ağaççığıyla karşılaşıyorum. Yabandomuzları çoğu yerde ağaç köklerine yakın kesimleri yiyecek bulma umuduyla kazmışlar. Kanyonun ilk kısımlarında tek tük insanla karşılaşmış olmamıza karşın rampadan itibaren parkın bu kesiminde daha da yalnız olduğumuzu anlıyorum. Bir süre yükseldikten sonra Samos Adasının bize ne kadar yakın olduğu fark ediliyor. Aslında yerbilimsel açıdan bizim tarafın devamı olan ‘karşı taraftaki’ yollar, dağlar, rüzgârgülleri pervaneler, hatta intikal hâlindeki araçlar.

Başlangıçtan yaklaşık 16 kilometre sonra yol dağın sırtına varıyor. Buradan Dilek Dağının bir saat uzaklıkta olan zirvesine devam etmek isteyenler sağdan yani batıya doğru devam edebilirler. Dilek dağı ya da Mykale (1237 metre)  balmumumdan yaptığı kanatlarla, tarihe ilk uçan insan olarak geçen İkarus’un uçuşunu gerçekleştirdiği tepedir.

Karnımız aç, yolumuz henüz uzun ve dolmuş yokluğundan Doğanbey’den sonra geriye doğru yürümemiz gerekeceği için zirveye giden patikaya sıcak bakmayıp, orman yolundan ayrılarak kuzey yamacında, orman içinde çimenlik bir açıklıkta yemek molası veriyoruz. Fatih bize Bafa Gölü turlarında ağabeyinin atlarıyla yaptığı turlarda yaşadığı ilginç olayları anlatıyor. Börek ve çay ve güneş; çim üzerinde dost muhabbet...

Yoğun nemden Büyük Menderes ovasındaki noktalar iyi seçilmiyor. Parkta en son 60’lı yıllarda vurulduğu belirtilen son ‘Anadolu Parsı’ndan ya da daha doğrusu hayaletlerinden söz ediyoruz. Yarımadadaki bitki örtüsü o kadar zengin ve bakir görünüyor ki belki pars sülalesinin üyeleri hâlâ burada barınıyordur. Ziyaretçilerin parkın uç yani burun kısmına ulaşımlarına ‘güvenlik nedeniyle’ izin verilmiyor. Burada belli aralıklarla jandarma karakolları yer alıyor. Yunan Samos Adası’na yakınlığı, bu bölgenin denetimsiz geçişler için yoğun olarak kullanılmasına yol açmış. Özellikle 12 Eylül sonrası kanlı ve karanlık dönemlerinde buradan birçok unsur, güvenli diyarlara göç edebilmek için şişme bot ya da teknelerle  Yunanistan topraklarına kaçmıştır. Ancak günümüzde kullanılan etkin denetim teknolojileriyle artık bu tür ‘kayıt dışı’ nüfus hareketlerinin önüne geçmek biraz daha kolay olmalı. Ayrıca Yunan tarafı Avrupa Birliği’nden aldığı yoğun destekle, ‘umut topraklarına’ girişi çok etkin olarak denetlemektedir. Dolayısıyla parkın bugün nedense hâlâ ziyaretçilere açılmayan bu bölümün bozulmadan düzenlenerek halkın kullanımına açılması hayırlı olacaktır. Özellikle yarımadanın ucunda, burunda bulunan eski Rum çiftliği, zamanla yaban hayatına uyum sağlamış atları ve sığırlarıyla birlikte ziyarete açılmalı ve yol genişletilmeden, olduğu gibi bırakılarak, arzu eden ziyaretçilerin ulaşımı için kuzey tarafındaki Karine’ye bağlanmalıdır.

Tabii milli park deyince akıllarına ‘özelleştirme’ ve ‘ihale yoluyla’ karanlık niyetli kişilere ihale etme ve ULUSAL DOĞAL DEĞERLERİ TALAN ETMEK gelen orman ya da çevreden sorumlu yetkililerden farklı olarak, belki de özel araçların girişlerinin Güzelçamlı’dan itibaren yasaklanması, parkın içerisinde plajlara doğru işleyecek şirin bir demiryolu ile ziyaretçilerin arzu ettikleri muhtelif plajlara ya da kanyona ulaşımlarının sağlanması akla gelebilir. Devlet, daha önce ormanla ve doğayla hiç ilgisi olmayan oluşum ve şahıslara yönelik yaptığı ucuz bedellerle 'işletmeye verme' siyasetinden vaz geçmeli ve parkın bakımını ele alarak sadece plajlarda sınırlı bazı hizmet noktaları belirli kurallar çerçevesinde kiraya vermelidir.

Bulunduğumuz kuzey yamacındaki ormanlık alanlar üst üste gelen yangınlarla büyük tahribat görmüş durumda, dolayısıyla sırttan inişimiz çok daha hızlı oluyor.  Önce boşaltılmış eski (Rum) Doğanbey Köyünün yıkıntıları arasından geçerek köye giriyoruz. Güneş yavaş yavaş gücünü yitirse de bu saatte bugün buradan dolmuş bulma olanağımız olmadığı için Atburgazı’na yürüyeceğiz. Daha çok yolumuz var; son asfalt kısım dahil bugün toplam 35 kilometreye yaklaştık herhalde...

Asfalt üzerinde ellerimizde sopalar, Fatih, Ayşegül ve ben, dağdan indikten sonra Doğanbey’de karşılaştığımız ilk köylünün bize ‘Pekeke’li misiniz?’ diye sormasına hâlâ kahkahalar atıyoruz.

Suratı güneşten kızarmış üç dost, ellerinde baston yaptıkları dal parçalarını asfalta dayayarak son adımlarını biraz daha hızlı atıyor.

Üç kişi, on altı yıl önce ve sanki dün gibi…

 

 

Şamlar Bendi ve Yarımburgaz Mağarası

Atatürk Kitaplığının önünden kalkan otobüsle, yakın zamandan kalma anılarla Gazi Mahallesinin içerisinden geçerek Esentepe’yi de dolandıktan sonra önce Cebeci’ye vardık. Burası, bundan yaklaşık dört yıl kadar önce Alibeyköy baraj gölü üzerinde bulunan Osmanlı’dan (hatta Bizans’tan) kalan muhteşem su kemerlerinden Mağlova kemerini gezdikten sonra, hemen arkadaki vadiden şirin Habipler Köyüne varıp, ardından da halen yasadışı bir şekilde su havzasına atık suyunu boşaltmakta olan taş ocakları ve beton santrallerinin içinden geçerek vardığımız mahalledir. Cebeci aynı zamanda yoksul kent halkına sağlıklı ve yarı fiyatına ekmekler sunarak ‘soluk aldıran’ büyük halk ekmek fabrikasının da bulunduğu mahalledir.

 

Devamını oku...

Enerjinin Müzesi

İlk başlarda kayıp demiryolu konusu gündeme geldiğinde bu mekân ile ilgilenmiştim. Osmanlı’nın Cedvel’i Sim adını verdiği suyolunu boylayan ve ‘ikinci adresimiz’ Belgrad Ormanları’ndan geçen ve İstanbul’u savaş zamanı elektriksiz bırakmamak için Silahtarağa Elektrik Santrali’ne Karadeniz kıyısındaki Ağaçlı’dan linyit kömür taşımak üzere yaptırılan demiryolu ile ilgilenirken, bir türlü yolun çıkış noktası olan enerji santraline gitme olanağı bulamamıştım. Halbuki buraları bir dönem Lale Devri’nin parlayan mekanlarından biriydi.

 

Devamını oku...

Cezayir'de Hıristiyanlar

 

İnancını farklı şekilde, ailesiyle, köyüyle, dostlarıyla birlikte ya da onlara karşın yaşayabilmek. Rabah, Abderahman ve Hamid, gittikçe tehdit altında kalan bir inanç özgürlüğü adına öykülerini El-Vatan gazetesinde anlatıyorlar. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü, Cezayir’in insan hakları alanında uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmediğini iddia ediyor. Biraz gazetedeki tanıklıklara kulak verelim:

Rabah B. : “Tanrı beni kurtardı, onu tüm yaşamım boyunca bekledim”.

 

Devamını oku...